Çarşamba, Mart 12, 2014

Güle Güle Berkin!


BERKİN

Uçmak istedim baba,
Gülüşümden vurdular!
Ben düşlerimi uçurtmama sakladım anne,
Uçurtmamı vurdular!

Ağla anne!
Gökyüzünün maviliklerini taşıyan yağmur damlalarıyla
ağla!
Ağla anne!
Ağla ki gözlerindeki gök'yaşlarında mavi mavi uçayım.
Uçayım ki ben çocukluğuma doyayım.

Beni niye vurdular anne?
Bebeklerin, çocukların katili niye olunur ki anne?
"kötüleri vururlar" derdin ya..
Ben kötü müyüm anne...
BEN DÜŞLERİMİ UÇURTMAMA SAKLADIM ANNE..
UÇURTMAMI VURDULAR...

Atilla Ersiz

Etiketler: ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 9:26 ÖÖ yazýya linkler | 0 yorum var

Perşembe, Mart 06, 2014

ALKOL MÜ, SİGARA MI, YOKSA ŞEKER Mİ DAHA ÇOK ÖLDÜRÜYOR?

Sizlerle bazı istatistikleri paylaşmak istiyorum. Dünyadaki yıllık sigara, alkol ve şeker kaynaklı ölümlerin sayılarına bir bakalım (kesin rakamlar olması mümkün değil ama genel olarak karşılaştırma yapmamız için de yeterli olacaktır).

Alkol kaynaklı ölümler 2,5 milyon kişi/yıl
Sigara kaynaklı ölümler 5 milyon kişi/yıl
Şeker kaynaklı ölümler 15 milyon kişi/yıl

Alkol ve sigaranın zararlarını yadsımıyorum, ama bu sayılara baktığımızda bize öcü olarak gösterilen ve üzerlerine inanılmaz vergi yüklenen bu ürünlerle karşılaştırıldığında, şekerin çok daha büyük bir toplumsal problem olduğunu görüyoruz. Ama buna rağmen, diğer ürünlerden çok daha tehlikeli olan şekerli gıdalarla ilgili önleyici bir vergilendirme ortalıkta yok (veya yok denebilecek seviyede).

Şekerli içeceklere vergi uygulansa durum ne olurdu?
Kaba bir hesap yapalım; şu anda marketlerde yaklaşık 3 TL'ye satılan 2,5 litrelik kolalı içeceğin fiyatı, eğer sigara ve şaraba uygulanan vergilere benzer vergilere tabi olsaydı, 4,5TL ile 6TL arasında olması gerekecekti. Alkol oranı daha yüksek olan içkilere uygulanan vergilere benzer bir vergi uygulansaydı, o durumda fiyatının nerelere geleceğini tahmin edemiyorum (aşağıdaki gov.tr bağlantısında vergi oranları mevcut). Bu seviyede bir vergilendirme bile, su yerine durmadan şekerli içecek tüketen toplumumuz için önemli bir adım olurdu. Fast Food restoranlarda, üç kuruşa koca koca şekerli içecekleri satmak da daha zor olurdu.


Garip durum!
Sizce de bu garip değil mi? İnsanların şekere olan bağımlılığını kullanarak, hemen hemen hiçbir besin değeri olmayan ürünleri satarak inanılmaz kâr elde eden kurumlar, toplum sağlığını bozdukları için herhangi bir yaptırım ve vergiye tabi değiller. Ama biz çalışanlar, her birimiz, bu ürünlerin yarattığı şeker hastalığı, obezite ve kalp hastalıklarının tedavisine yönelik olarak sosyal sigorta primlerimizi tıkır tıkır ödüyoruz. Kısacası, şekerli gıda üretenler bizim üzerimizden kâr elde ediyorlar ve toplum sağlığının bozulmasına neden oluyorlar, ama faturasını toplum olarak hepimiz ödüyoruz.

Yani devletimiz (ve diğer devletler) diyor ki, sizi sigara ve alkol yolu ile öldürmeye çalışanlardan korurum, ama şekerle öldrülmenize karışmam.

Bu gidişe bir dur demek gerekmiyor mu?


Konuyla ilgili çeşitli kaynaklar:
http://www.cdc.gov/alcohol/fact-sheets/alcohol-use.htm
http://www.ncadd.org/index.php/in-the-news/155-25-million-alcohol-related-deaths-worldwide-annually
http://www.olsonnd.com/what-kills-more-people-sugar-or-cigarettes/
http://newsroom.heart.org/news/180-000-deaths-worldwide-may-be-associated-with-sugary-soft-drinks
http://www.cdc.gov/tobacco/data_statistics/fact_sheets/fast_facts/
http://www.gib.gov.tr/fileadmin/mevzuatek/otv_oranlari_tum/otv_3_sayili-OpenPage.htm


Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 9:23 ÖÖ yazýya linkler | 0 yorum var

Pazartesi, Mart 05, 2012

Windows 8 Consumer Preview

Windows 8 Consumer Preview yükledim. Bence Windows 2'den bu yana en yenilikçi MS işletim sistemi olmuş. Desktop/Tablet işletim sistemini tek çatı altında başarılı şekilde bir araya getirdiklerini düşünüyorum. Windows 8'de dilerseniz klasik Windows arayüzüyle tablet (parmakla kullanım) arayüzü arasında anında geçiş yapabiliyorsunuz. Tablet bölümü için kullanılan arayüz, benim çok başarılı bulduğum Zune ve Windows Phone 7 arayüz yaklaşımını devam ettirmekte. Henüz "preview" versiyon olmasına rağmen, açılış ve kapanış hızları gayet iyi gözükmekte. Aşağıda bir kaç ekran çıktısını paylaşıyorum (e-posta arayüzü, tarayıcı ve XBox Live).

Microsoft, Android'in Telefon/Tablet işletim sistemi ikilemesi yerine, Tablet/Desktop işletim sistemi olarak karşımıza çıkmış. Bence Microsoft olarak doğru bir yaklaşım olabilir.

Windows 7'de yapılması gerekenler, geç de olsa Windows 8'de yapılmış gözüküyor. Ben beğendim. Denemek isteyenler buradan indirebilirler.

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 1:31 ÖS yazýya linkler | 0 yorum var

Çarşamba, Haziran 01, 2011

Aslan Max sen ne yaptın?


Çocuğumuzun beslenmesinin mümkün olduğunca düzgün olması için elimizden geleni yapıyoruz. Bunun için tatlı-sert bir şekilde en zararlı yiyeceklerden uzak durmasını sağlamaya çalışıyoruz. Tabii ki bu bir yere kadar mümkün ve çocuğun çocukluğunu da yaşamasına izin vermek gerektiğini düşünüyorum; arada sırada içilen cola veya yenen fast food hamburgerinden de mahrum etmiyoruz çocuğumuzu. Bu ürünleri neden tüketmemesi gerektiğini (veya az tüketmesi) de her seferinde anlatarak anladığı kadarıyla da olsa bir şeylerin farkına varmasını sağlamaya çalışıyoruz.

Dondurma (mı acaba?).
İşte dondurma da bu kategoriye giren yiyeceklerden; az ve kalitelisi tüketilirse problem yaratmayacak, ancak fazla tüketildiği ve dikkatli seçilmediği taktirde çocukların sağlığını etkileyebilecek bir ürün. Bu yüzden hazır dondurmalar içinde bulabildiğim en iyilerini seçerek oğluma yedirmeye çalışıyorum. Tabii bu çok da kolay olmuyor, çünkü piyasada satılan dondurmaların çoğu aslında gerçek anlamda dondurma değil, süt tozu, margarin, şeker karışımı şeyler satılmakta.

Aslan Max Gerçeği: Çocuklarımızın Sağlığı Tehlikede!
Uzun süredir Algida Aslan Max ürünlerini çocuğuma pek yedirmemeye çalışıyorum, çünkü gerçek dondurma olmadıklarını biliyordum (ticari nitelemesi "sütlü buz"). Ama geçtiğimiz günlerde oğlum bir lokantada bu ürünü ele geçirme girişiminde başarıya ulaşınca, ben de paketinin üzerini biraz daha dikkatle inceleme fırsatı buldum ve gördüklerime inanmakta zorluk çektim. Çünkü bu ürünün içeriği benim düşündüğümün çok daha ötesinde kötüydü. İşte bu yüzden bu yazıyı yazarak sizlerle görüşlerimi paylaşmak istedim. Bundan sonra okuyacaklarınız umarım sizi şaşırttığı kadar, bu ürünlerden çocuklarınızı (ve kendinizi) uzak tutmanızı da sağlar.

Nereden başlamalı?
Ürün içeriği dondurmadan o kadar uzak ki, önce nereden başlayayım bilemiyorum. Ama sanırım dondurmayı dondurma yapan sütten başlamak en iyisi. Bu ürünün paketinin üzerinde "Taze Sütlü" ifadesi yer almakta. Bu size ne düşündürür? Ürünün ciddi oranda taze süt içerdiğini düşünürsünüz değil mi? Peki o zaman ben size söyleyeyim, bu üründeki süt oranı sadece %5 (evet yüzde beş). Peki gerisi ne diyeceksiniz, eğer dondurmanın %5'i sütse gerisi neden mamul olabilir? İşte size içerikteki maddeler (en çoktan, en aza doğru):

Su
Şeker
Bitkisel Yağ
Glikoz Şurubu
Pastörize Süt (%5)
Yağsız Süt Tozu
Peyniraltı Suyu Tozu
Guar Gam
Ksantan Gam
Karboksimetil Selüloz
Karragenan
Mono ve Digliseridler
Aroma (Vanilya)

Evet, içerikteki ilk 4 maddeden sadece şeker normal bir dondurmada bulabileceğiniz maddeler. Diğerlerininse ne olduğunu anlamak bile zor. Peki besin değerleri nedir, bir de ona bakalım:

52gr'lık ürün için;
Enerji: 155,5 Kcal
Protein: 1,7 gr
Yağ: 10,2 gr
Karbonhidrat: 14,2 gr


Dikkat margarin!
Bunlar ne ifade ediyor, isterseniz en etkileyicisinden başlayalım: Normal sütlerdeki yağ oranı %3 civarındadır, dondurma haline gelmiş bir üründeki yağ oranının da %5 civarında olmasını beklemek mantıksız olmaz. Peki bizim Aslan Max'imiz ne kadar yağ içeriyor? Aslanımız %19,6 oranında yağ içermekte. Yani doğal bir dondurmanın içerebileceğinden 4-5 kat daha fazla. Üstelik bu yağ doğal süt yağında olduğu gibi kaliteli bir yağ değil maalesef, çok yüksek oranda doymuş yağ içeren, (muhtemelen) hidrojene edilmiş bitkisel katı yağlar içermekte bu ürünler. Hidrojene edilmiş bitkisel yağların insan sağlığını son derecede kötü etkilediğini, hayvansal yağlardan çok daha zararlı olduğunu ben okuduğum kaynaklardan biliyorum (Bkz: Mayo Clinic: Trans fat is double trouble for your heart health). Üstelik bu yağların ne yağı olduğu bile paket üzerinde yer almamakta. Bitkisel ama hangi bitki, ayçiçek yağı mı, yoksa dünyanın en ucuz ve aynı zamanda en fazla doymuş yağ oranına sahip palmiye yağı mı, belli değil (ben ikincisinin daha doğru olabileceğine inanıyorum).

Şeker, Glikoz Şurubu
Hakkını vermek gerek, bu üründe gerçek şeker kullanarak Unilever beni şaşırttı, ben tamamen glikoz şurubu kullanacaklarını düşünürken, listede sudan sonra şekeri görünce şaşırdım, Unilever burada masraftan kaçmamış :-|. Tabii yine de biraz glikoz şurubu eklemekten de kendilerini alamamışlar. Ama bence bu şurup, bitkisel doymuş yağlar kadar tehlikeli değil. Yine de gelişmiş ülkelerde daha ilkokul çağındaki çocukların şeker hastalığına yakalanmalarında en önemli sebepler arasında glikoz şurubunun aşırı tüketiminin sorumlu tutulduğundan da bahsetmekte fayda var.

Çocuklar için uygun bir ürün mü?
Aslında beni en çok rahatsız eden ve tepki vermeme neden olan şey, bu ürünün çocuklara yönelik bir ürün olarak sunulması. Algida'nın bir çok ürünü varken, çocuk kuşaklarında en çok reklamı yapılan ürün Aslan Max markalı ürünler. Benim buradan yaptığım çıkarım, Unilever'in çocuklara yönelik ürettiği ürünlerde "çocuk sağlığı" konusunda pek endişe taşımadığı ve işin kolay yolunu seçerek "en ucuz ürün/en düşük maliyet/en fazla kar" için gerekeni yaptığı. Kısacası, çocuklar bu ucuz, sağlıksız ürünleri satmanın kolay bir yolu olarak görülmekteler. Çocuklara yönelik bu ürünlerde küçük maliyet farklarıyla çok daha besleyici ürünler sunmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Hatta Algida'nın yetişkinlere yönelik ürünlerinin bazıları çok daha sağlıklı ürünler. Mesela Algida Maraş Usulü dondurmadaki yağ oranı sadece %3 (bkz. bura), kullanılan süt miktarı da çok daha yüksek. Demek ki daha sağlıklı ürünler üretmek mümkün, ancak farklı kaygılar işin içinde olunca, çocukların sağlığı pek de önemli olmayabiliyor.

ABD'de Yok!
İşin ilginç yanı Aslan Max diye bir ürün ABD ve bir çok Avrupa ülkesinde üretilmemekte (bkz.Good Humor web sitesi, Algida'nın ABD muadili). Buna muadil olarak üretilen ürünlerdeyse çok daha sağlığa uygun maddelerin içerikte yer aldığını görüyorsunuz (bkz. buradaki ürünler). Zaten içeriği kötü olan ürünlerle ilgili bilgilere web üzerinden ulaşmak pek mümkün olmuyor, mesela ben Algida'nın Türkiye sitesinde Aslan Max içeriğiyle ilgili bilgileri bulamadım.

İngiltere'de üretilen ve bence çocuklar için çok daha iyi içeriğe sahip olan Mini Milk serisi ürünler bizde üretilmiyorlar, bu ürünlerdeki yağ oranı %3 civarında (Bkz. bura).

Sorumluluk kimde?
Aslında Unilever'i bu konuda suçlamak pek de doğru değil, sonuçta kanuna uygun şekilde ticari faaliyet yürütüp, kar maksimizasyonu gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Asıl sorumlu olan biz anne babalarız, çocuklarımızın boğazından geçen bu ürünlerin içinde ne olduğunu kontrol etmek bizim görevimiz, yoksa buna benzer bir çok örnek vermek mümkün. Zaten sadece Aslan Max değil, diğer dondurma ve gıda üreticilerinin ürünlerini de taradığımızda büyük ihtimalle aynı durumla karşılaşacağız.

Kurumsal sosyal sorumluluk?
İşin rahatsız edici bir yönü de, Unilever gibi bir çok şirketin sosyal sorumluluk alanında PR amaçlı projelerini öne sürerlerken (Bkz. Unilever Sürdürülebilir Yaşam Planı), diğer yandan 4-5 yaşındaki çocukların sağlıklarını olumsuz yönde etkileyebilecek ürünleri rahatça üretmeye devam etmeleri. "Kurumsal vicdan" diye yeni bir kavram bulup, bunun PR'ını yapmak gerekiyor sanırım.

Ne yapmalı?
Öncelikle hem kendimiz, hem de çocuklarımız için seçtiğimiz gıda maddelerinin içinde ne olduğunu bilmemiz ve sağlıksız ürünleri tüketmememiz gerekiyor. Ucuzu değil, biraz daha pahalı, ama besleyici değeri olan besinleri tüketmek gerekmekte. Tüketici bilinci sağlıksız ürünlerin piyasadaki en büyük düşmanı.

Çocukların korunmasına yönelik kanunların oluşturulması ve bu alandaki mevcut kanunlarında uygulanması gerekiyor; şirketlerin çocukların duygularını sömürerek kar elde etmelerinin önüne geçilmesi gerekmekte. Televizyonların çocuk kuşaklarındaki bombardıman reklamlarla, çocuklarımızın sağlıksız ürünlere yönlendirilmesinin önüne geçmek için RTÜK'ün mevcut kanundaki maddelerin gereğini yapması gerekmekte (bkz. RADYO VE TELEVİZYONLARIN KURULUŞVE YAYINLARI HAKKINDA KANUN Madde 4.u ve z, Madde 19).

Çocuklarımızın sağlığı bu kadar ucuz olmamalı.

Etiketler: , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 6:50 ÖS yazýya linkler | 8 yorum var

Cuma, Aralık 31, 2010

Begen: 2011

Begen:  2011 - Mutlu Yillar

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 12:32 ÖS yazýya linkler | 1 yorum var

Salı, Aralık 07, 2010

İnoksan'dan Yasal İşlem Tehdidi!

Dün bir blog yazıma ilginç bir yorum yapıldı. 22 Mayıs 2006 tarihinde yazdığım "inoksan.com.tr" konulu yazıma, ilgili kurumun Reklam ve Tanıtım Sorumlusu Fatma Korkmaz aşağıdaki yorumu eklemiş:

fatos said...

Merhaba,

Bu site inoksan resmi web sitesi değildir. Sitemiz'de ürünler olması gerektiği gibi html formatındadır.
http://www.inoksan.com.tr/tr/index.php?page=urun_detaylar&anagrup=7&urungrubu=15&urunaltgrubu=12&id=82 linkindeki gibi.
Konuyla ilgili bu yanlış yorumu kaldırmanızı talep ederim, aksi takdirde yasal işlem için başvuracağız.

Saygılarımla,
Fatma KORKMAZ
İnoksan Reklam&Tanıtım Sorumlusu


Kısacası yazımı yayından kaldırmamı istemekte ve bunu yapmadığım taktirde yasal işlem başlatmakla beni tehdit etmekteler. Benim ilgili yazıma yorumum da aşağıdaki gibi oldu:

Serdar Öner said...

Merhaba Fatma Hanım,

Yazımın tarihi 22 Mayıs 2006 ve o tarihteki İnoksan web sitesiyle ilgili bir eleştiriyi içermektedir. Yazımdaki yorum yanlış bir yorum değildir ve o tarihteki web sitesiyle ilgili geçerli eleştirileri içermektedir. Sanırım aradan geçen süre içinde web sitesinde değişiklikler gerçekleştirilmiş ve eleştiri konusu olan durum ortadan kalkmıştır. Ancak, bu durumun ortadan kalkmasının bu konuda yazdığım yazımı kaldırmamı gerektiğini düşünmüyorum. Yine de yanlış anlamaları engellemek için, yazımın sonunda, bu konuda bir açıklama yerleştirdim.

Hakaret içermeyen ve yazıldığı dönem için geçerli iyi niyetli eleştiriler barındıran bu yazımla ilgili "yasal işlem" tehdidinde bulunmanızı hayretle karşılıyorum. Doğru bilgiler içeren hiçbir yazımla ilgili yasal işlem tehdidine aldırmayacağımı da burada ifade etmek isterim.

9:32 AM

İlgili yazıya ve yorumlara buradan ulaşabilirsiniz.

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 9:34 ÖÖ yazýya linkler | 1 yorum var

Pazartesi, Kasım 08, 2010

Yediğiniz tavuğun mutluluğu sizin için önemli mi? (Veya, yediğiniz biftek mi, yoksa arabanız mı daha fazla global ısınmaya katkıda bulunuyor?)


Geçenlerde "Eating Animals" adında bir kitap okudum. Bu kitap, insanların gerçekleştirdiği et tüketiminin etik ve ekolojik yönleri üzerine Jonathan Saffran Foer tarafından yazılmış. Foer aslında bir roman yazarı, yani bilimsel veya inceleme kitapları yazan bir kişi değil. Fakat, kendi çocuğu dünyaya geldikten sonra, onu nasıl besleyeceğini araştırırken, zaman içinde gıda endüstrisinin pek bilinmeyen veya görmezden gelinen yanlarını fark etmiş ve bunun üzerine bir kitap yazmaya karar vermiş.

Yemenin Felsefesi
Aslında kitap hayvanlarla olan ilişkimiz ve "et" yemenin felsefesi üzerine yazılmış. Kitabın temelde verdiği mesaj ve sorguladığı şey, "bize etleri ile yemek olan bu hayvanları yetiştirirken, onlara iyi bir hayat sunmamız gerekmez mi?" diye özetlenebilir. Daha önce belirttiğim gibi, "et" yemenin ekolojik ve toplumsal etkilerine de değinilmekte, ama yukarıda belirttiğim cümledeki fikir, bence kitaptan çıkarılabilecek en temel soru.

Hayvanların ne kadar eziyet çekmesi kabul edilebilir?
Günümüzde hayvan yetiştiriciliği %90'ı aşan oranlarda "fabrika" veya "endüstriyel" üretim olarak gerçekleşmekte. ABD gibi ülkelerde bu oran %98-%99 gibi bir yerlerdeyken, sanırım bizim gibi ülkelerde bu oran hala %90'ların altındadır. Yazar özellikle bu endüstriyel ortamlarda yapılan yetiştiriciliğin, hayvanların çoğu durumda son derece kötü şartlar altında hayatlarını sürdürmesine sebep olduğunu örneklerle anlatmakta.

Genetiği değiştirilmiş hayvanlar.
Endüstriyel hayvan yetiştiriciliği yüksek kâr elde edebilmek için, hızlı olmak zorunda. Hayvanları ne kadar hızlı büyütüp market raflarına sokarsanız, o kadar fazla kâr elde ediyorsunuz. Dolayısıyla, endüstri buna çok iyi uyum sağlamış ve hayvanların en hızlı şekilde büyümesi için elinden gelen her şeyi yapmış durumda. Hayvanların bu amaçla genetiği değiştirilmiş durumda. Yeni genler, onların en az yemle, en fazla eti, en kısa sürede üretmelerine imkan tanıyor. Örneğin, sofralık bir pilicin yumurtadan çıkışıyla, kesimi arasında geçen süre sadece 41 gün! Peki bu ne pahasına gerçekleştiriliyor?

Hızlı büyüyen, antibiyotik bağımlısı, sürünen hayvanlar.
Hızlı büyüme, endüstri açısından kârlı olsa da, hayvanlar açısından öyle değil. Bir kere hayvanlar o kadar hızlı büyümekteler ki, genellikle bu hayvanların kemik ve iskelet sistemleri bu büyümeye yetişemiyor ve iflas ediyorlar. Sonuç olarak, bir çok tavuğun kesime girmeden önce bacak kemikleri ağırlığa dayanamayıp kırılıyorlar. Kesilinceye kadar da çoğunlukla yaşamlarına böyle devam ediyor veya dayanamayıp ölüyorlar.

Hızlı büyümelerini, geliştirilmiş yemlere borçlu olan bu piliçler, on binlercesinin bir arada oldukları barınaklarda yetiştiriliyorlar. Hem hızlı büyümenin, hem de aşırı sıkışık ortamda yetişmenin sebep olduğu hastalıkları önlemek için de sürekli antibiyotik alıyorlar. Yani hasta olmamalarına rağmen, tavukların yeminde sürekli antibiyotik bulunmakta. Bu aşırı antibiyotik kullanımıysa, hem çok dirençli bakterilerin ortaya çıkmasına (dolayısıyla insanların da bu bakterilerden daha fazla etkilenmelerine), hem de ette bulunan antibiyotiklerin bir şekilde insanlara da ulaşması nedeniyle, insanlarda da da enfeksiyon riskini arttırmakta.

Virüs Cenneti
Sıkışık ve hızlı büyüme ortamlarının bir tehlikesi de, virüslerin kendi genetik yapılarını değiştirmeleri için mükemmel bir ortam oluşturması. Bu ortamlara giren virüsler, hayvanları öldürmeseler bile, hayvandan hayvana bulaşan farklı virüslerin bir arada olmaları sebebiyle, virüs genetik yapılarının, normalde olabileceğinden çok daha hızlı değişmesine ve çok daha tehlikeli virüslerin ortaya çıkmasına sebep olabilmekte.

1 yaşındaki bir insana kıyabilir miydiniz?
Hayvanların çektiği eziyete geri dönecek olursak; bu piliçler (organik ve doğal olanlar hariç) kısa ömürleri boyunca hiç gün ve dünya yüzü görmüyorlar ve sadece 41 gün sonra kesiliyorlar. Normal bir tavuğun ortalama ömrünün 7 yıl olduğu düşünülürse, bu hayvanların bebekken kesildiklerini söylemek yanlış olmaz. İnsan yaşıyla oranladığımızda, yaklaşık 1 yaşındaki bir insan bebeğinin kesilmesiyle eş değer hemen hemen.

Bu yazıyı neden yazdım?
Aslında kitap üzerine çok daha uzun yazabilirim, sadece piliç değil, domuz, sığır ve balık yetiştiriciliğini de ele aldığımızda, benzer ve hatta daha kötü durumlar söz konusu.

Aşırı hassas bir bakış açısı sergilemek istemiyorum, kendim de henüz vejeteryan değilim. Ancak bu kitabı okuduktan sonra, dünyamızın paylaştığımız ve yediğimiz hayvanlarla ilgili daha iyi bilgi sahibi olmamız gerektiğini düşünmeye başladım. Endüstriyel hayvan yetiştiriciliği, hem burada hiç değinmediğim ekolojik problemlere (Örnek: endüstriyel hayvan tarımının global ısınmaya katkısı, tüm motorlu taşıtların yaptığı katkıdan daha fazla!) yol açmakta, hem de çoğumuz için aslında ahlaki ve inanç problemleri yaratması gereken bir konu. Burada yaşananları görmezden gelerek mevcut tüketimimize devam etmek çoğumuz için daha kolay olsa da, savunduğumuz bir çok değeri de birlikte hiçe saymamız anlamına gelmekte. Tabağımızdaki eti keserken nereden ne şekilde geldiğini bilmemiz gerekmez mi?

Detaylar için kitabı okumanızı öneririm: Eating Animals Web Sitesi
Amazon.com'da kitapla ilgili sayfa için tıklayın.

İlgili PETA videosu:

Etiketler: , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 10:57 ÖÖ yazýya linkler | 0 yorum var

Salı, Kasım 24, 2009

Murdoch ve Microsoft Google'a karşı (ya da reklamcılıkta kaçınılmaz değişim)

Bugünkü haberlerde Microsoft'un Murdoch'la yapacağı muhtemel işbirliğinden bahsedilmekte (bkz. For Search, Murdoch Looks to a Deal With Microsoft). Çoğunuzun bildiği gibi, Rupert Murdoch dünyanın ikinci en büyük haber ve medya topluluğunun (News Corporation) büyük ortağı. Haberde bahsedilen; Microsoft'un, News Corporation'un web sitelerine Google'ın erişimini engellemesi için para vereceği yönünde. Yani, News Corp.'un sitelerini sadece Bing indeksleyebilecek ve dolayısıyla sadece Bing'de arama yaparsanız bu site içeriklerine ulaşabileceksiniz.

Murdoch zaten uzun süredir, basılı mecralarındaki reklam gelirlerinin düşüşünü nasıl telafi edebileceği yönünde fikirler geliştirmekte. Sanırım bir kaç sene önce de Google'ın reklam gelirinden pay almaları gerektiğini iddia etmişti. Kendisi açısından mantıklı gibi gözükse de, Internet'in işleyişi açısından pek mantıklı gözükmeyen bir talep :-|

Kim nereden para kazanmalı?
Elbette hem içeriği oluşturan, hem de bu içeriğe erişilmesini sağlayanlar bu işten kazanç sağlamalı. Ancak, bu kazancın nasıl sağlanacağı sorusuna cevap vermek daha zor.

Kim ne katma değer üretiyor?
Yaratılan değer açısından baktığınızda, Murdoch'un Internet'teki içeriğinin çok değeri yok. Yani erişilemeyen içeriğin değeri olamayacağı için, çok muhteşem bir içeriğe sahip olsanız da, bu içeriğe insanların nasıl erişeceğini düşünmeniz lazım. İnsanlar webdeki içeriğe bir kaç farklı yoldan ulaşabiliyorlar. Öncelikle direkt erişimi düşünelim, yani web tarayıcınıza direkt olarak web sitesinin adresini yazarak gerçekleştirilen erişim. Bu tip ziyaretçilerinizin olması için, daha önceden web sitenizi tanıtmış, veya web sitesinin ana markasını (Gazete markalarında olduğu gibi) belli bir bilinirliğe ulaştırmış olmanız gerekiyor. Bizdeki milliyet.com.tr v.b. gibi. Zaten bu gibi sitelerin kullanıcılarının büyük bir bölümü, direkt erişimle siteye ulaşmakta, bu da o markanın uzun yıllardan beri yarattığı bilinirlikle ilgili bir şey. Eğer sitenizin yeterli direkt erişim gerçekleştiren kullanıcısı varsa, o zaman ciddi bir avantaja sahipsiniz demektir, çünkü kendi trafiğinizi, kendiniz üretebiliyorsunuzdur. Ancak, bu durumda zaten Google v.b. ile işiniz olmayacaktır ve web sitenize erişenler ve/veya sitenize reklam verecekler üzerinden para kazanmanın bir yolunu bulmanız gereklidir.

Sitenize direkt erişim gerçekleştiren kişiler dışındaki trafik, iki ana şekilde olabilir. Ya insanlar diğer sitelerdeki bağlantılar vasıtasıyla gelebilirler, ya da Google gibi arama motorlarındaki sonuçlar vasıtasıyla. Diğer sitelerden verilen bağlantılar, webin çalışma mantığını oluşturmaktadır ki, web sitenizin organik başarısı için en gerekli trafik kaynağını oluştururlar. Diğer sitelerden verilen bağlantıların çokluğu ve kalitesi, sizin içeriğinizin hem başarısını gösterecektir, hem de değerine değer katacaktır. Çoğu durumda da, size bağlantı verenlerin bu işten fazla bir maddi kazancı olmayacaktır. Dolayısıyla, buradan kazanç sağlamaya çalışmanın pek anlamı olmayacaktır.

Arama motorlarındaki sonuçlar vasıtasıyla sitenize erişenler, aslında size başka şekilde erişemeyecek bir trafiği içermektedir. Bu şekilde sitenize erişenler, sizin markanızı Google'da arayarak erişebilecekleri gibi, herhangi bir içerik temasına ait kelimeleri kullanarak da sitenize erişebilirler. Direkt olarak markanızla arama yaparak erişseler bile, bu ziyaretçiler ya web sitenizin adresini tam olarak bilmiyorlardır, ya da sadece kolaylık olsun diye arama motorunu kullanmaktadırlar. Her iki ihtimalde de, yaratılan bir katma değer vardır ve bu katma değer arama motoru tarafından yaratılmaktadır.

Arama motorları nereden para kazanıyor?
İşe biraz daha mantık getirmek için, arama motorlarının nasıl para kazandığına bakalım. Arama motorları, gerçekleşen aramalar sonucunda kullanıcılarına iki ayrı tipte sonuç gösteriler. Birincisi, organik sonuçlar olarak adlandırılan sonuçlardır, ki arama motorları bu içerikten direkt olarak para kazanmazlar. Diğeri de sponsor sonuçlar olarak adlandırılabilir ki, arama motorlarının asıl gelir kaynağı budur (içerik ağını bu işe dahil etmiyorum). Murdoch'un Google'ın erişimini engellemeye çalıştığı içerik, Google'ın para kazanmadığı organik sonuçlar içinde yer almaktadır ki, bu içeriğin listelenmesinden direkt fayda sağlayanlar, aramayı yapan kullanıcı ve içerik sahibi olanlardır. Google'ın buradaki kazancı dolaylıdır ve aslında Google bu linklere tıklanmasını pek de istemez. Çünkü Google sponsor sonuçları ne kadar "satabilirse" o kadar çok para kazanabilecektir.

Sponsor sonuçlara kimler, neden para ödüyor?
İşte bence en kritik soru bu. Çünkü, Google'a sponsor sonuçlarda yer almak için para verenlerin, bunu neden verdikleri bize endüstrinin durumunu göstermekte. Bu sonuçlarda yer almak için ödenen para, her konuda mal ve servisin satışını arttımak için verilen reklamlara ödenmektedir. Dolayısıyla, burada gerçekleştirilen reklamlar, aslında Murdoch'un mecralarında gerçekleştirilebilecek alternatif reklamların rakibidir.

Peki burada Murdoch hak ettiği bir şeyi mi kaybediyor, yani Google'ın burada haksız bir kazancı mı var? Bunu anlamak için kullanıcının ne aradığını incelememiz gerekmekte. Google'da belli konuda arama yapan insanlar, eğer hedefleri ticari bir mal veya hizmete ulaşmaksa, zaten muhtemelen Murdoch'un içeriğiyle ilgilenmemektedirler. Örneğin, ucuz uçak bileti arayan bir kişi, Murdoch'un haberleri veya eğlence içeriği ile ne kadar ilgilencektir? Cevap: Hiç. Çünkü bu ziyaretçi aslında SunExpress'in veya diğer ucuz bilet satan bir havayolunun web sitesine ulaşmak istemektedir. Dolayısı ile, Google'da ya organik (yani ücretsiz) sonuçlar içinde yer alan bir ilgili bağlantıya tıklayacak, ya da Google'ın sunduğu sponsor bağlantılardan cazip bulduğu birine tıklayacaktır. Bu çevrim içinde, Murdoch'un bir hakkı olduğunu söylemek zor.

Bir de başka bir kullanıcıyı düşünelim, bu kullanıcı da ticari bir ürün aramıyor, ama eğlence veya bilgiye ulaşma amacıyla bir arama gerçekleştiriyor. Mesela, "almanya tren kazası" diye bir arama gerçekleştirdiğinde, bu arama sonucunda kendisine görüntülenen organik sonuçlar, muhtemelen Almanya'da gerçekleşen tren kazalarına ait haberlerle ilgili olacaktır. Peki bu bağlantılara tıklandığında ne oluyor, Google para kazanıyor mu? Cevap: Hayır! Böyle bir haberin ticari değeri olabilir mi? Evet, ama direkt olarak ticari bir mal veya hizmet satışındaki gibi bir değerden bahsetmek de pek mümkün değil. Çünkü buradan kazanç elde edilebilmesi, sunulan haberin niteliğine, haberde yaratılan katma değere ve habere ulaşan kişinin bu nitelikte bir habere para verip vermeyeceğiyle ilgilidir. "Çıplak" haberin neredeyse harc-ı alem bir ürün olduğu ve binlerce farklı kanal (kimi ticari, kimi değil) tarafından ücretsiz sağlandığı günümüzde, direkt olarak içeriğe ulaşan kişiden para kazanmak pek mümkün gözükmemekte. Ancak, film, müzik, oyun gibi katma değerin yüksek olduğu ürünlerde kullanıcılar para ödemeye razı olabilmekte.

Peki geriye ne kalıyor, Murdoch nereden para kazanabilir? Tabii ki mecralarında yaratacağı reklam alanlarının satışından. Google'ın burada rolü ne? Murdoch'un mevcut içeriğine daha fazla kişinin ulaşmasını sağlamak, yani bedavadan Murdoch'un reklamını yapmak. Bence Murdoch ya delirmiş, ya da yaşı Internet dünyasını anlamaya yaşı müsait değil :-)

Reklamcılık artık daha zor!
Evet, artık reklam sektörünün çok köklü şekilde değiştiği gün gibi ortada. TV, radyo ve basılı yayınlar gibi geleneksel mecralar, artık toplumun büyük bir çoğunluğuna ulaşmakta zorluk çekiyorlar. Onlarca ulusal TV kanalı, yüzlerce radyo, binlerce dergi var ve her biri de reklam geliri peşinde. Ama reklam verenlere sağladıkları değer açısından baktığınızda, bu mecralar gittikçe değer kaybediyorlar, çünkü insanların dikkatini çeken farklı mecralar da işin içine girdi, yeni nesil artık vaktinin çoğunu YouTube, Facebook, sosyal mecralar ve video oyunları ile geçiriyor, dikkatleri bu noktalarda. Dolayısıyla, reklam veren açısından çok farklı ve verimli alternatifler var.

Üstelik, yükselen tüketici bilinci sebebiyle, artık her sektörde rekabet çok daha fazla. Bir kaç prestij ürünü dışında, tüketiciler verdikleri paranın tam karşılığını almak istiyor ve marka için prim vermiyorlar. Dolayısıyla, reklam verenlerin karlılığı daha az, reklama ayıracakları para da daha az.

Sadece bir TV kanalına verilen reklamla marka yaratmak, yaratılsa bile bu markanın başarısının sürekliliğini sağlamak eski günlerde kaldı. Ne reklam veren, ne de tüketici yapısı artık buna imkan veriyor. Bu değişim süreci henüz tamamlanmadı, belki de hiç tamamlanmayacak, ancak zaman içinde hangi noktaya geldiğimizi göreceğiz.

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 9:56 ÖÖ yazýya linkler | 4 yorum var

Salı, Kasım 17, 2009

Bunu izleyin: Hans Rosling's new insights on poverty

Etiketler:

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 12:54 ÖS yazýya linkler | 0 yorum var

Pazartesi, Kasım 16, 2009

Günün Anketi: Do you Google even if you actually know the web address :-)?

Katılmak ve sonuçları görmek için:
http://polls.linkedin.com/p/66189/gvxks

Etiketler: ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 4:11 ÖS yazýya linkler | 1 yorum var

Google'da reklam, ama nasıl?

Google Adwords reklamları, reklamverenler açısından bazen pek de anlaşılamayan çok yönlü imkanlar sumakta. Bu yazıda, Google'ın reklam için bize sunduğu imkanları kısaca ama bir sistematiğe bağlı kalmadan değerlendiriyor ve özetliyorum.

İhtiyacınıza uygun farklı reklam imkanları.
Genelde Google reklamı denildiğinde, Google Arama reklamları akla gelmekte, çünkü bir çok Internet kullanıcısı açısından Google'ın en önemli ve kullanıcılara görünen yüzü web aramaları olmakta. Ancak, Google'ın daha az bilinen yönleri, reklamverenler açısından çok değerli imkanlar sunabilmekte, şimdi en bilinenden başlayarak, Google'ın reklam imkanlarına bir göz gezdirelim:

Google Arama Reklamları
Google'da gerçekleştirilecek aramalar sonunda, görüntülenen listede "Sponsor Bağlantı" başlığı altında görüntülenen reklamlar bu kategoriye girmekte. Bu reklamlar, genelde Google sayfasının sağ bölümünde, bazen de diğer organik sonuçların üstünde görüntülenebilmekte. Google arama reklamları, özellikle kullanıcıların bizim ürün ve hizmetlerimizle ilgili arama yaptıkları anda karşılarına çıkabilmemize olanak tanıdıkları için, bize büyük bir şans sunmaktalar. Çünkü, kullanıcıların, o anda ilgilendikleri (çözüm aradıkları) bir konuda görüntülenen reklamlara tıklama ihtimalleri çok daha yüksek olmakta. Sadece tıklama değil, bu kullanıcıların, aradıkları konudaki ürünü satın alma ihtimalleri de son derece yüksek, çünkü o anda bu ürüne ihtiyaçları var. Özellikle iyi bir reklam metni ve doğru ürünle birleştiğinde, Google Arama reklamları, potansiyel müşterilerimize ulaşmanın çok hızlı bir yolu olabilmekte.

Google İçerik Ağı Reklamları
Bu reklamlar bize, Google'ın içerik ağına dahil olan binlerce web sitesinde reklamlarımızı yayınlama olanağı sağlamakta. Google İçerik Ağı reklamları, ister metin, ister görsel reklam olarak kullanılabilmekte. Görsel reklamlar da, ister grafik, ister video olabilmekteler. İçerik Ağı reklamlarının Arama reklamlarına göre aşağıdaki giib avantaj ve dezavantajları var:

Avantajlar:
- Eğer reklamını yaptığımız konu, Google'da araması az yapılan bir konuysa, o zaman içerik ağı reklamları kullanıcılara ulaşabilmemize olanak tanımakta.
- Çok daha geniş ve/veya çeşitli bir kullanıcı kitlesine reklam yapma imkanı tanımaktalar.
- Arama reklamlarına göre tıklama başı maliyeti daha düşük olabilmekte.
- Görsel reklam kullanabilme şansı vermekte.

Dezavantajlar:
- Kullanıcıların ilgi seviyeleri Arama reklamlarındaki kadar yüksek olmayabilmekte ve dolayısıyla tıklanma oranı daha düşük olabilmekte.
- Reklamımızın hangi içerikle yan yana duracağını bilemeyebiliyoruz, dolayısı ile, kontrollü iletişimi tercih eden kurumlar için bazı mahzurlara sahip olabilmekte bu reklamlar. Örneğin, uçak kazası haberi veren bir web sayfasında, uçak bileti satmaya çalışmak, kurumsal iletişim açısından ters etkiler yaratabilme potansiyeline sahip.
- Görsel reklamların Google tarafından onayı belli bir sürede gerçekleştiği için, anlık kampanyaların devreye alınması gecikebilmekte.

Mobil Reklamlar ve Mobil Cihazlarda Reklamlar
Eğer sadece cep telefonları veya iPhone gibi cihazlarda reklamınızın yayınlanmasını istiyorsanız, o zaman Google mobil reklamları tercih edebilirsiniz. Böylece, örneğin sadece iPhone için yaptığınız bir uygulamamanın yüklenmesini istiyorsanız, mobil reklamlarla daha kısıtlı bir kitleye, daha etkim bir reklam kampanyası gerçekleştirebiliyorsunuz. Mobil reklamlar ikiye ayrılmakta, sadece cep telefonlarında yayınlanmak üzere daha kısa başlık/metin içeren ve "mobil reklamlar" başlığı ile anılan reklamlar, ve, "iPhone ve benzeri gelişmiş telefonlar"da yayınlanan reklamlar.

Seçtiğiniz Web Sitelerinde Reklam Yapmak
Dilerseniz, Google İçerik Ağı'nda yer alan siteler arasından bir seçim yaparak, sadece bu sitelerde de reklam kampanyası gerçekleştirebilirsiniz. Böylece, Google'ın aksi taktirde reklam kampanyanızdaki "anahtar kelimelere" göre otomatik olarak konumlandıracağı reklamlar yerine, tam olarak istediğiniz sitenin, istediğiniz bölümünde reklam verebilirsiniz.

İstediğiniz Coğrafi Bölgede ve Dille Reklam Yapmak
Reklamlarınızın hangi ülkede, şehirde veya bölgede yayınlanacağını belirleme imkanının mevcut. Ayrıca, kullanıcıların diline göre de reklamlarınızı hedefleyebilirsiniz. Örneğin, "Almanya" coğrafi bölgesinde, "Türkçe" dil tercihi ile reklam verdiğinizde, büyük oranda Almanya'da yaşayan Türkler'e reklamınız görüntülenecektir.

İstediğiniz Gün ve Zamanda Reklam Yapmak
Reklam kampanyanızın haftanın hangi gününde ve günün hangi saatinde yayınlanacağını belirleyebilirsiniz. Örneğin, sadece Pazartesi-Cuma günleri arasında, mesai saatlerinde reklamlarınızı yayınlayabilirsiniz.

İstediğiniz Bütçe ve Birim Maliyetle Rekam Yapmak
Google Adwords sisteminin en önemli özelliklerin de biri de, reklam maliyetleriniz üzerinde çok sıkı bir kontrole olanak tanıması. Reklamlarınızın bütçesini ister günlük ister aylık olarak sınırlayabilir, her ziyaretçinin (yani tıklamanın) size maliyetini de sınırlayabilirsiniz. Satınalma modeli olarak, Google Adwords sistemi Internet reklamcılığında uygulanan hemen her türlü satınlama modeli ile reklam satınalabilmemize olanak tanımakta. Tıklama Başı Maliyet TBM (CPC), Bin Gösterim Başı Maliyet BGBM (CPM) ve Edinim Başı Maliyet EBM (CPA) modelleri ile reklam satın alması yapabilirsiniz. Özellikle EBM, sizin için başarı kriteri olan dönüşüm başı maliyetinize sınır getirmesi açsınıdan müthiş bir olanak sunmakta. Mesela, diyelim ki sizin için başları kriteri web sitenize yeni üye kaydı gerçekleştirilmesiyse, o zaman Google'dan "ben her üye için en fazla 5 TL öderim" gibi bir teklifle satın alma yapabilirsiniz. Ödeyeceğiniz miktar, hiç bir zaman belirlediğiniz birim maliyet üzerine çıkmayacaktır.

Dönüşüm Tabibi ile Karlılığınızı Ölçün
Google Adwords Dönüşüm Takibi sistemi, Google reklamları sonucunda elde ettiğiniz kazanımı (ister üye sayısı olsun, ister satış adedi, ister satış cirosu olsun) izlemenize olanak tanımakta. Böylece, örneğin eğer ayda 1000TL Google reklam harcamanız varsa, bu harcama karşılığında kaç TL'lik satış gerçekleştirdiğinizi ölçebilirsiniz. Böylece, getiri/maliyet oranınızı sürekli takip ederek, reklam kampanyalarınızın karlılığını garanti altına alabilirsiniz. Internet öncesinde hayal bile edilemeyecek bir imkan olan "Dönüşüm Takibi" özelliği, Google'ın mutlaka yararlanılması gereken nimetlerinden biri.

Google Adwords reklam kampanyalarınızın yönetimi için, Markethink servislerinden faydalanabilirsiniz. Markethink'e ulaşmak için tıklayın.

Etiketler: , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 2:58 ÖS yazýya linkler | 1 yorum var

Çarşamba, Kasım 11, 2009

Günün anketi: Do you use Google Advertising for promoting your products?

Katılmak ve sonuçları görmek için:
http://polls.linkedin.com/p/65446/vmzqi

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 12:56 ÖS yazýya linkler | 0 yorum var

Cuma, Temmuz 31, 2009

Internet’in Markaları ve Internet Pazarlamacıları

Internet’te pazarlamanın nereye gittiğini anlayabilmek için aslında şu soruya cevap vermek işimizi kolaylaştıracaktır: Internet dendiğinde aklınıza hangi markalar geliyor? Yani Internet’le özdeşleşmiş markalar hangileri?

Belki sizin aklınızda farklı şeyler olabilir, ama ben size genelde ilk akla gelen markaları söyleyeyim (ülkemiz için konuşuyorum): Google, MSN (Hotmail), Facebook, YouTube, Blogger, MyNet, Yahoo, RapidShare, Gittigidiyor, Sahibinden, Hepsiburada, Wikipedia, Ekşi Sözlük ve daha yeni Twitter.

Birkaç marka daha eklenebilir ama sanırım en önemli ikonlar yerine oturdu.

Bu markalar neden önemli?
Çünkü Internet kullanımının çok büyük bir bölümü bu markaların sunduğu servislerle sağlanmakta. Çünkü Internet trafiğimizin, milyarlarca sayfa görüntülemenin, milyarlarca e-postanın aktığı noktalar bu markalar tarafından yönetiliyor. Yani Internet “rating”ini bu markalar kapıyor. Çünkü bu markalar, Internet’teki ticaretin büyük bir bölümünden sorumlu.

İşinin Uzmanı Devler
Bu markalara baktığımızda, aslında çok ilginç bir işbölümü görülmekte. Bir iki kesişme dışında çoğunun ana uzmanlık alanı, diğerlerden farklı. Örneğin, Google birçok servis sunmasına rağmen, stratejik olarak en büyük üstünlüğe sahip olduğu alan arama motoru olarak ortaya çıkmakta. Haydi her markayı şimdi ana üstünlük sağladığı servis/ürüne göre bir inceleyelim:

Google: Arama Motoru
MSN: Anında Mesajlaşma Servisleri
Hotmail: Web tabanlı e-posta servisi
Facebook: Sosyal İletişim
YouTube: Video Paylaşımı
Blogger: Bloglar
MyNet: Genel Portal
Yahoo: Web tabanlı e-posta servisi
RapidShare: Dosya Paylaşımı
GittiGidiyor: Açık Arttırma
Sahibinden: Küçük İlanlar
Hepsiburada: E-ticaret
Wikipedia: İçerik Paylaşımı
Ekşi Sözlük: İçerik Paylaşımı
Twitter: Mikro Bloglar

Kullanıcı neredeyse, Internet’te pazarlama da orada!
Internet’te pazarlamadan söz edebilmenin baş şartı, pazarlamayı gerçekleştirebileceğiniz kullanıcı veya ziyaretçilere sahip olmaktan geçmekte. Internet’te pazarlama yapmak isteyenlerinse, hangi kullanıcıların, nerelerde, ne şekilde vakit geçirdiğini, kullanıcıların bu sayılan markalarla ne şekilde bir ilişki içinde olduklarını bilebilmesi, en azından bu konuda tahmin yürütebilmesi gerekmekte. Bu dev markaların sunduğu farklı pazarlama olanaklarını/araçlarını bilmemiz gerekmekte. Böylece, pazarlama amaçlarınıza en uygun mecralarda, en uygun aktiviteleri planlama öngörüsüne sahip olabilir hale geliyoruz. Yukarıda bahsettiğim uzmanlaşma alanları, ilgili mecraların bize ne gibi imkanlar sunabileceğinin ipuçlarını vermekte.

Tek kanalla, Internet kullanıcılarının %30’una erişim!
Alexa verilerine göre, sadece Google, bir gün içinde global Internet kullanıcılarının %30’una erişebiliyor. YouTube ve Facebook’da bu rakam %20 civarında. Bu inanılmaz bir rakam. Düşünün, Google’da yaptığınız reklamlarla, eğer yeterli bütçeniz ve hedef kitleniz varsa, 1 gün içinde kullanıcıların %30’una erişebiliyorsunuz. Yani 1.6 milyar insanın %30’una; 480 milyon kişiye ulaşabilirsiniz (internetworldstats.com 2008 verilerine göre).

Yine Alexa verilerine göre, bu insanlar günlük ortalama olarak YouTube’da 27 dakika, Facebook’da 25 dakika süre geçiriyorlar. Bunun ortalama rakam olduğunu unutmayalım. Facebook’ta bir günde insanlar toplam 133 milyon saatlerini ekran başında geçiriyorlar, sadece tek bir gün içinde!

Kullanıcılar, etkileşimli olarak kullandıkları bu ortamlarda, ilgi alanlarına göre olarak yönlendirilecek pazarlama mesajlarına, geleneksel mecralardakinden çok daha büyük ilgi gösterme potansiyeline sahipler.

“Pazarlamacı” mısınız, yoksa “Internet Pazarlamacısı” mısınız?
İşte bu inanılmaz tablo, günümüzde Internet’te pazarlamanın ne kadar önemli olduğunu ortaya koymakta. Geleneksel mecralara uygun pazarlama yaklaşımları, Internet’te pazarlama stratejilerini ortaya koymamız için yeterli olmamakta. Aslında geleneksel pazarlama teorileriyle bir problemim yok, daha çok alışkanlıklardan bahsediyorum. Internet’te pazarlamayı başarılı şekilde gerçekleştirebilmek için, yukarıda bahsettiğim kullanıcı davranışlarını ve istatistiklerini bilmemiz gerekmekte, geçmiş alışkanlıklarımızdan sıyrılıp, ölçülebilir pazarlama yapmamızı sağlayan bu mecrayı daha iyi tanımaya çalışmamız ve sürekli takip etmemiz gerekmekte. Dolayısıyla, biraz “Internet Pazarlamacısı” olmamız gerekmekte :-).

Parçaları Birleştirmek!
Yukarıdaki veriler, Internet markalarını ve bu markaların pazarlama açısından bize sunduklarını potansiyeli göstermekte. Ancak, bu potansiyeli etkin değerlendirebilmemiz için, bir pazarlamacı olarak kendi hedef kitlemizi ne kadar iyi tanıdığımız daha çok önem kazanmakta. Yeni nesil müşterilerin algı alanına girebilmek, onların pazarlama mesajlarını en kolay alabilecekleri mecrayı belirlemek ve orada etkin şekilde yer almaktan geçiyor. Yani sizin potansiyel müşteriniz TV başında mı oturuyor, Facebook, YouTube, Blogger v.b.de mi vakit geçiriyor, yoksa hepsinin bir karmasını mı yapıyor. Bunu bilmeseniz bile, kabaca öngörüde bulunabilmeniz lazım.
Internet’te pazarlama, tabii ki genel pazarlama planımızın bir parçası olmalı, kurum stratejileri ve geleneksel pazarlama aktivitelerimizle uyum içinde olmalı, ancak, bu mecranın kendine özgü imkânlarının farkında olmalı ve gereklerini yerine getirmeliyiz.

Not: Bu yazı daha önce Natali Yeşilbahar'ın kişisel sitesinde yayınlanmıştır: http://www.nataliyesilbahar.com

İlgili Yazı:
Internet'te Pazarlama Mind Map'i

Etiketler: , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 10:20 ÖÖ yazýya linkler | 5 yorum var

Perşembe, Temmuz 30, 2009

O poşete gerçekten ihtiyacınız var mı?


Günlük olarak kullandığımız alışveriş poşetlerinin çevreye verdiği zarar artık inanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Yaptığımız alışverişler esnasında hiç düşünmeden kabul ettiğimiz poşetleri, çoğu durumda da ihtiyacımız olmamasına rağmen kabul ediyoruz.

Kitapçıdan aldığınız, zaten poşet içerisinde yer alan o dergiyi, çantamıza kolayca atabilecekken, kasada tekrar poşete konarak verilmesi bizi rahatsız etmiyor, belki üzerinde düşünmüyoruz bile. Markette, alışverişimizi 4-5 tane poşete dolduruveriyoruz, yanımızda taşıyacağımız dayanıklı bir torbayı kullanmak aklımıza gelmiyor.

Neden?
Çünkü hayatımızın içine o kadar girmiş ki bu ürün, artık onu görmüyoruz bile. Al, poşete konsun, eve getir, poşeti çöpe at! Ondan sonrası bizi ilgilendirmiyor. Ama nereye gidiyor bu poşetler? Hepsi çöplüklere, sokaklara ve denizlere saçılıyorlar. Sonra ne mi oluyor? Poşetlerin yapıldığı polietilen malzemesinin doğada tam olarak çözünmesi binlerce senede gerçekleştiği için, çözünme gerçekleşmeden bu poşetler parçalanıyor, gittikçe daha küçük parçalar halinde denizlerimize, toprağımıza karışıyorlar. Mikroskopik boyuta gelse de, bu parçaların kimyasal yapıları değişmiyor ve en sonunda, bizim besin zincirimize geriyorlar. Yediğimiz balıkların vücutlarına giriyorlar, ve sonunda bizim vücudumuza.

Dünya denizlerinin en ücra köşelerinden alınan balık örneklerinde bile bu plastik parçalarına rastlanmış. Bu maddenin kanserojen olduğunu söylemeye gerek yok sanırım, zaten tahmin etmişsinizdir.

Düşünün!
O yüzden artık düşünün, aldığınız her poşete gerçekten ihtiyacınız var mı? Ben şöyle yapıyorum; artık kitap ve dergi için poşet kabul etmiyorum, onun yerine her zaman yanımda olan sırt çantama atıveriyorum bu ürünleri. Benzer şekilde çantamda problemsiz taşıyacağım hiçbir ürün için artık poşet kullanmıyorum.


Market alışverişlerinde ise, yanımda taşıdığım dev IKEA torbasını kullanıyorum. Kasiyerler genellikle çok şaşırıyor, neden diye sorduklarında başlıyorum hikayeyi anlatmaya. Sonra onlar da "keşke herkes kendi torbasını kullansa" diyor.

Yasal düzenleme şart.
Dünyada bir çok ülke alışveriş poşetlerinin kullanımı ile ilgili sınırlama gertirmeye çalışıyor. Mesela Çin bu konuda bir kanun çıkartmış duyduğum kadarıyla. Geçen sene İsviçre'ye gitmiştim, Migros mağazalarında plastik poşet verilmiyor müşterilere. Eğer isterseniz, kağıt poşetleri ücretini ödeyerek satın alabiliyorsunuz. Sanırım onlarda da kanuni bir düzenleme var. İyi niyetli bireylerin alacağı tedbirleri özendirmek için, kullanımı sınırlayıcı ve/veya kullanmamayı teşvik edici önlemler almak gerekmekte.


Çöp torbaları için çevreci çözümler var.
Alışveriş poşetleri bir yana, mecburen çöp torbalarını kullanmamız gerekiyor. Bu konuda Korozo doğada kısa sürede çözünebilen poşetleri üretmeye başladı (http://www.koroplast.com/index.php?mid=177). Ben biraz daha pahalı olmalarına rağmen bu poşetleri satın alıyorum. Poşetler, güneş ışığı ve diğer dış etkenlerle karşılaştığında, 12-24 ay arası sürede doğada çözünüyorlar. Mecburen kullandığımız plastik poşet ve ürünleri için böyle bir çözüm bulunmuş olması çok güzel.

Etiketler: , , , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 2:31 ÖS yazýya linkler | 0 yorum var

HP Recommends Windows, but Dreamworks prefers Linux!


Geçtiğimiz gün Fast Company dergisindeki bir reklamı okurken gözlerime inanamadım. Reklamda, her zaman olduğu gibi üst köşede "HP Recommends Windows" ifadesi yer alırken, reklam metninde "...powered by the... Linux operating system..." ifadesi yer almaktaydı. Reklam metni, aslında DreamWorks'ün kullandığı sunuculardan bahsediyordu ve bu sunucular HP olmalarına rağmen, Windows değil Linux işletim sistemi ile çalışıyorlardı.

Reklamı gördüklerinde Microsoft'cuların yüzündeki ifadenin ne olduğunu merak ediyorum. Bu reklam metnini hazırlayan ajans ve metin yazarının olay ortaya çıktıktan sonraki durumlarını da tabii :-)

Etiketler: , , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 12:27 ÖS yazýya linkler | 0 yorum var

Salı, Nisan 28, 2009

Tripwolf PDF Şehir Rehberi


Diyelim ki acil bir yurtdışı seyahatine çıkacaksınız ve gittiğiniz şehre ait bir rehber alma imkanınız da yok, ne yaparsınız? Herhelde çoğumuz webdeki şehir rehberlerini araştırır, orada bulduğu bilgileri bölük, pörçüş şekilde yazıcıdan çıktı alarak yanınıza alırsınız.

İşte Tripwolf burada imdadınıza yetişiyor. Çünkü Tripwolf'da, dünyadaki binlerce şehre ait bilgileri, PDF kılavuzlar haline getirebiliyorsunuz. Oluşan rehber, basılı olarak alabileceğiniz rehberlerdeki hemen her türlü bilgiyi de içermekte. Her şeyden güzeli de, oluşturulan rehber bilgileri statik kaynak bilgileri değil, çoğu, site kullanıcılarının deneyimleri ile önerdikleri ve yorumladıkları içerikten oluşmakta. Kısacası, sosyal bir topluluğun ürettiği, çok etkileyici bir rehber karşınıza çıkıyor.

Denemek için tripwolf.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Etiketler: , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 10:57 ÖÖ yazýya linkler | 2 yorum var

Pazartesi, Nisan 27, 2009

MINE: Ortaya karışık dergi!


Time Dergi Grubu ilginç bir uygulama başlatmış. Yapılan şey, sizin ilgi alanınıza giren dergilerden derlenmiş, özel bir derginin oluşturulması. Bunun için önce www.timecmg.com/mine adresinde basit şekilde tercih ettiğiniz dergileri ve bir kaç kişsel soruyu cevaplıyorsunuz. Seçtiğiniz dergiler, Time Grubu'nun yayınladığı herhangi dergiden 5'i olmak durumunda.

Bu işlemden sonra, 2 hafta içinde, size özel içeriği ile hazırlanmış 5 adet dergi size basılı veya dijital ortamda teslim ediliyor. Üstelik bu servis ücretsiz.

Basılı mecraların kişiselleştirilmesine güzel bir örnek olmuş.

Etiketler: , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 12:55 ÖS yazýya linkler | 2 yorum var

Bloglardan size özel PDF dergi yaratın!


Tabbloid servisi, takip ettiğiniz bloglardan, size düzenli olarak PDF dergiler üreterek e-posta ile gönderiyor. Yapmanız gereken, tabbloid.com adresine giderek bir hesap açmanız ve takip etmek istediğiniz blogların RSS adreslerini tanımlamanız. Bunu yaptıktan sonra, Tabbloid, sizin tercih ettiğiniz zamanlarda, favori bloglarınızdaki yazılardan oluşan bir PDF dosyasını otomatik olarak oluşturarak size e-posta ile gönderiyor.

Ben aslında blogları webden takip etmeyi tercih etsem de, hala yanında bir PDF dosyası veya kağıda basılmış bir şeyler taşımak isteyenler için ilginç bir uygulama.

Tabbloid, HP'nin sunduğu bir uygulama.

Detaylı bilgi için, tabbloid.com'u ziyaret edin.

Etiketler: , , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 11:19 ÖÖ yazýya linkler | 1 yorum var

Çarşamba, Nisan 22, 2009

Flogos ile markanız göklere yazılsın!


Pazarlama bloglarını dolaşırken, gözüme Flogos uygulaması takıldı. Flogos, marka logonuzu ve/veya istediğiniz şekli uçan köpük şekiller haline getirmenizi sağlıyor. Flogos makinaları, dilediğiniz dış mekana kuruluyor ve markanıza özel şablonun ürettiği logolar gökte uçuşmaya başlıyor.

Logolar, bir çeşit sabun köpüğü ve helyum gibi uçucu gazlarla oluşturuluyor. Her köpük logo ortalama 20-30 dakika gökyüzünde kalabiliyormuş.

Artık gökyüzüne bile rahat bakamayacağız anlaşılan :-|

Detaylı bilgi ve tanıtım videosu için flogos.net

Etiketler: , , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 2:08 ÖS yazýya linkler | 1 yorum var

Pazartesi, Nisan 13, 2009

Kalbini sev, kırmızı giy!

Epeydir aklımda, zaman bulup yazamıyordum.

Yoğun şekilde duyurusu yapılan "Kalbini Sev, Kırımızı Giy" kampanyası ilk başta ilgimi çekmişti, ancak, ilgili kampanya sitesini ziyaret edince ilgi, şaşkınlığa bırakmıştı kendini. Neden mi? Çünkü, ilgili web sitesi ve kampanyası ünlü margarin markası "Becel" sponsorluğunda oluşturulmuştu. Türk Kardiyoloji Derneği'ninmiş izlenimi verilen web sitesi, muhtemelen tamamen Unilever (Becel markasının sahibi kurum) tarafından gerçekleştirilmiş. Site içindeki bazı bağlantılar da (mesela ana sayfada yer alan "Kalp Yaşınızı Öğrenin" bağlantısı gibi) Becel'in kendi sitelerine yönlenmekte.

Unilever ve Türk Kardiyoloji Derneği!
Ben Türk Kardiyoloji Derneği'nin, bu gibi bir pazarlama aktivitesinde kendisini kullanıldırtmasını son derece etik dışı buluyorum. "Kalbe Dost" olduğu söylenen "Becel" ürünü ile bir alıp veremediğim yok, araştırmalar bu gibi yağların, eski tip margarinlerle karşılaştırıldığında, gerçekten de "kalbe dost" olduklarını gösteriyor. Ancak, Türk Kardiyoloji Derneği'nin, dünyanın en büyük margarin üreticilerinden biri olan Unilever ile, bir şekilde ticari çıkar sağlamaya yönelik ortak çalışma yapması akılda soru işaretleri oluşturuyor. Hala "kalbe dost olmayan" bir çok margarini üretmeye ve pazarlamaya devam eden Unilever'le, Türk Kardiyoloji Derneği'nin dostluğu bence doğru değil.

Kampanya etkinliği hakkında
Etik problemi dışında, bence bu kampanyanın etkinliği de tartışılır. "Kalbini sev, kırmızı giy" sloganı ilk başta ilginç gelebilir, ancak, pratikte pek de mantıklı değil ve kimseye faydası yok. Hangi erkek sizce kalbini sevdiğini göstermek için kırmızı bir kravat takar? Veya hangi kadın günlük yaşamında kırmızı bir kıyafet ile işe gider? Kırmızı günlük giyimde uygulanması zor bir renk. Lance Armstrong'un sarı kanser bileziklerinden esinlenilmiş, ama uygulama başarısız olmuş (Bkz. livestrong.org). Bu kadar bütçe ile, ağızdan ağıza pazarlamayı tetikleyecek çok daha iyi bir konsept bulunabilir, bilgilendirici reklamlar gerçekleştirilebilirdi. Sağlık açısından kaçırılmış bir fırsat.

Kampanyanın, kimin kampanyası olduğunda kilitleniyor olay; Unilever'in mi, yoksa TKD'nin mi?

Etiketler: , , , , ,

Bookmark and Share
posted by Serdar Öner at 4:40 ÖS yazýya linkler | 2 yorum var