Cuma, Eylül 30, 2005

Faydalı Şeylerin Evrimi


Bugün Farketing bloğunda bir yazıya rastladım ve aklıma sizlere "Evolution of Useful Things" adlı kitaptan bahsetmek geldi. Farketing'deki yazıda, Gilette'in 4 bıçaklıdan sonra, şimdi 5 bıçaklı traş makinelerini de piyasaya duyurduğu konusunda bir yazı vardı (orjinal haber için tıklayın). Ben de Farketing bloguna bu konuda aşağıdaki gibi bir yorum bıraktım:

Bu ne zaman olacak diye bekliyordum, sonunda oldu :-) Bu durum bence Gilette'in pazarlama konusunda tıkandığını, katma değer yaratamadığını gösteriyor. Zaten Gilette'in bir reklamı vardı ona da çok gülerdim, 3 bıçaklı makinelerinin kırmızı rengini çıkartmışlar, bununla ve "süper spor" reklamlarla satış arttırmaya çalışıyorlardı.

Bir ürünün gelişimi içinde bu tip denemeler yaşanıyor ve sonra en optimal çözüme geri dönülüyor. Kullanım pratikliğini bozması ve getirdiği faydanın minimal olması açısından, ben 5 bıçaklı makinelerin tutulacağını zannetmiyorum. Optimal çözüm 3 veya 4 bıçaklılar gibi geliyor.

Bu konuda size Henry Petroski'nin "Evolution of Useful Things" kitabını öneririm. Özellikle çatalın gelişimi çok enteresan. İlk çatallar 2 çatallıymış. Sonra 3, 4, 5, 6 ve 7 çatala ulaşmışlar. En sonunda 7 çatala sahip bir tasarımın, ete batırılmasındaki zorluktan dolayı 3 veya 4 çatallı tasarıma geri dönülmüş. Gilette'in de aynı akibeti olacak gibi geliyor bana :-)

Kısacası, eğer günlük hayatta kullandığımız başka eşyaların da tarihi gelişimini merak ediyorsanız, bu kitabı okumanızı öneriririm. Amazon'dan sipariş için tıklayın.

Tag:

Perşembe, Eylül 29, 2005

Motosiklet kullanın, ömrünüz uzasın!

Özellikle son günlerde, motosiklet kullandığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu günlerde İstanbul'un trafigi dayanılmaz bir hal aldı. Açıkçası, hergün otomobille işine gidip gelmeye çalışanlara acıyorum, ben buna katlanamazdım.

Her yıl boşa geçen 48 gün!
Ben sadece motosiklet kullandığım için günde ortalama 1 saat daha az trafikte geçiriyorum. Bakalım bu 1 saatin anlamı neymiş:

-Ortalama olarak uyanık geçirdiğimiz sürenin %6'sı demek.
-İş dışında geçirdiğimiz uyanık sürenin %16'sı demek.
-Başka bir deyişle, yılda toplam 15 tam gün (24 saatten) demek.
- Yılda toplam iş dışında geçirdiğimiz uyanık süre cinsinden, 48 gün demek. Yani 48 günlük iş dışı zaman demek.

Yukarıdaki gibi yorumladığınızda, trafikte boşa geçirilen zamanın ne kadar büyük boyutta olduğunu daha iyi anlıyor insan.

Kompleksleri bırakın, motosiklet kullanın!
Ben özellikle birçok üst düzey yöneticinin, vakitleri bu kadar değerliyken, trafikteki otomobillerinin içinde geçirdikleri bu zamanı nasıl kabullendiklerini anlayamıyorum. Avrupa'da benim tanıdığım bir çok üst düzey yöneticinin günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası motosiklet. Bizim ülkemizde ise, motosiklet kullanımı ile ilgili bir imaj problemi olduğunu görüyorum. Varlıklı olmanın tek göstergesi lüks ve büyük otomobil olarak görülüyor sanki. Hatta, motosiklet kullananların bir kısmında da bu sıkıntı var genelde. Herkes kendi ihtiyacına en uygun olanı değilde, en büyük/lüks motosikleti almaya çalışıyor. Bunun sonucunda da, neredeyse sadece şehir içinde kullanılan, 1200cc hacimli motora sahip motosikletleri etrafımızda görüyoruz. Halbuki, birçoğuna makul ölçülerde bir scooter aslında yeter. Aman karizma çizilmesin :-)

Karizmamızı kişiliğimizle, davranışlarımızla ve yaptığımız işin kalitesi ile ifade ediyor olmamız gerektiğini ve artık başkaları için değil de, kendimiz için yaşamamız gerektiğini düşünüyorum.

İstanbul'da toplu taşımanın yaygınlaşması için önemli adımlar atılsa bile, bu adımların sonuçlarının alınması içinen az 3-5 yıl, muhtemelen 10 yıl gibi bir süre gerekmekte. Bu süre boyunca, otomobil sayısının ve kullanımının artmaya devam edeceğini varsayarsak, şehiriçi trafiğin kısa sürede tamamen kilitlenmesine de az zaman kaldığını gerekmekte.

Motosikletten korkmayın!
Ben 4-5 yıldır, yaz/kış motosiklet kullanmaya devam ediyorum. Geçtiğimiz yıl sadece 10-15 gün, yol üzerinde kar/buz olduğunda motosikletimi kullanmadım. Motosiklet kullanmanın güvensiz olacağını düşünüyorsanız, bunun sizin davranış şeklinize de bağlı olduğunu unutmayın. Eğer, direksiyon başında kendinize hakim olabilen, sakin bir yapınız varsa, motosiklet kullanabilirsiniz. Her zaman kask ve diğer güvenlik malzemesini kullanmanız gerektiğini unutmamak şartı ile tabii.

Tag:

Salı, Eylül 27, 2005

Taklit Edin!

Bir web sitesi oluşturmaya başlamak, çoğu zaman gerçekten zor bir iştir. Çok iyi şekilde beklentilerinizi belirleyip, bu beklentiler doğrultusunda sıkı bir çalışma gerçekleştirmeniz gerekir. Çoğu zaman, işe nereden başlayacağınızı belirlemekte zorlanırsınız.

Taklit ederek bu konuda çok kısa sürede, büyük yol katedebilirsiniz!

Biz taklitçi değiliz!
Şimdi çoğunuz bunun etik olarak yakışık olmayacağını aklından geçiriyordur. Ülkemizde taklitçilik genellikle kötü algılanır. Ama, aslında, burada mühim olan, taklidi nasıl yaptığınızdır. ‘Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok’ diye bir laf vardır. Ben bu lafı çok severim. Çünkü gerçekten de, bir işi sıfırdan yapılandırmaya çalışmak, aslında çok fazla vakit ve emek gerektirir. Günümüzde vakit çok değerli ve bir işi çok hızlı yapmadığınız taktirde, o işten fayda elde etme ihtimaliniz de azalmakta. Bunun en iyi yolu da, başkalarının tecrübelerinden, en akılcı şekilde faydalanmaktan geçmekte. Hemen hemen her alanda, sizin yapmayı düşündüğünüz web sitesine benzer birden fazla web sitesinin başkaları tarafından yapılmış olması kaçınılmazdır. Yapmanız gereken, sizin bunların arasından en iyilerini inceleyerek, kendi ihtiyacınıza en uygun özellik karmasını içeren yapıyı oluşturmanızdır. Tabii ki bu da kolay bir iş değildir, ama, sıfırdan yapmaya oranla, işinizi çok daha kısa sürede bitirebilmenizi sağlayacaktır. İşte bu konuda size bir yol haritası:

- Öncelikle genel olarak web sitenizin ne konuda olacağı ve hangi fonksiyonları yerine getirmesi gerektiğine kabaca karar verin.

- Bu konuda, sektör lideri olan kurumların veya çok ziyaret edildiğini bildiğiniz web sitelerinin bir listesini oluşturun. Eğer bu listeyi oluşturmakta zorlanıyorsanız, bu konuda bilgili arkadaşlarınıza danışabilirisiniz. Yakınlarınızın aynı konuda özellikle kullandıkları web sitelerini öğrenebilirsiniz. Kısacası bu aşamada, hızlı/pratik bir pazar araştırması yapmanız gerekmekte.

- Eğer düşündüğünüz konuda Türkiye’de iyi bir örnek bulamadıysanız, yurtdışındaki iyi örnekleri araştırmayı unutmayın. Hatta her durumda, yurtdışındaki iyi örnekleri araştırın, çünkü çoğunlukla Türkiye’deki örnekler türlerinin en iyileri olmayacaktır.

- Seçtiğiniz örneklerin hepsindeki site yapılarını, içeriği ve fonksiyonelliği inceledikten sonra, sizin için önemli olanlarını içeren bir navigasyon/içerik planı oluşturun. Planınızı oluştururken, incelediğiniz sitelerin neden başarılı oldukları konusunda yorum getirmeye çalışarak, fonksiyonlar ile ilgili ‘olmazsa olmaz’, ‘olsa iyi olur’ ve ‘gerekirse kullanılabilir’ gibi kategorizasyon yapmanız, daha sonraki işlerinizde kolaylık sağlayacaktır.

- Görsel tasarım konusunda, en iyi özelliklerle ilgili notlarınızı alın. En beğendiğiniz siteleri ve neden beğendiğiniz konusunda kısa notlar alın.

Bütün bu çalışmalarınızı yaptıktan sonra, notlarınızı ve beklentilerinizi özetleyerek, web sitesini üretecek olan ekibe iletebilirsiniz. Ayrıca bu ekibe, referans olarak hangi web sitelerini daha çok beğendiğinizi iletirseniz, yapılacak sitenizin de hayalinizdekine en yakın şekilde oluşturulması mümkün olabilecek ve gerisi üretim ekibinin yeteneklerine kalacaktır.

Taklit OK, Çalmak değil!
Tabii ki bunları yaparken, taklit etmenin, telif haklarını ihlal edecek şekilde bir ‘çalma’ operasyonuna dönüşmemesi gereklidir. Hatta, telif haklarını ihlal etmese bile, başka bir web sitesinin çok benzerini üreterek, itibarınıza ne kadar katkıda bulunabilirsiniz ki? Mühim olan, yaptığınız incelemeler ve planlama sonucunda, size özgü olduğunu kimsenin yadsıyamayacağı, doğru sentezi oluşturmaktır.



Tag: , ,

Pazartesi, Eylül 26, 2005

Yurtsever Benzin: BioBenzin

Petrol Ofisi'nin bioetanollü BioBenzin'i, Türkiye'de ilk defa gerçekleştirilen bir uygulama. Böyle yenilikçi bir uygulamayı PO'nun gerçekleştrimesi çok güzel. Ancak, benim yapılan reklam kampanyalarında birşey dikkatimi çekti. Reklamlarda, bu ürünün ne kadar yurtsever olduğundan bahsediliyor, fakat, hangi araçlarda ne şekilde kullanılacağından bahsedilmiyor. Tahminim birçok tüketicinin kafasında bu soru işareti belirmiştir: "Acaba ben bu benzini aracımda kullanabilir miyim? Bir zarar verir mi?" diye.

Bence, iletişimde bununla ilgili bir açıklama olması gerekliydi. Bu ürünü bütün araçlar problemsiz kullanabilir mi? PO bu konuda nasıl bir garanti veriyor? Araç üreticileri bunu onaylıyor mu?

Ben yukarıdaki soru işaretleri sebebi ile, bu benzini kullanmakta tereddütteyim.

Bu tip yeni ürünlerde, reklam kampanyasını hazırlayanların da, kendilerini müşteri yerine koymaları çok önemli. PO'nun bu konuya açıklık getirmesi, satış problemleri yaşamaması için gerekli. Sadece pompacının söylediği "bütün araçlara koyuyoruz, bir problem yaşamadık" sözü ile bu iş olmaz.

Cuma, Eylül 23, 2005

Yiyeceklerdeki Besin Değeri Tabloları

Sağlıklı yaşamak için yediklerine dikkat eden birçok kişi, ülkemizde satılan yiyeceklerin paketlerinin çoğunda, besin değeri tablolarının olmamasından dolayı zorluk çekmekte. Avrupa ve ABD’de paketlenmiş bütün gıdaların üzerlerinde, ürünün besin değerlerine yer verilmesi bir zorunluluk. Bu tablolarda, aşağıdaki bilgilere yer verilmekte;
  • Bir paketteki porsiyon sayısı
  • Ürünün toplam enerji içeriği (Kcal)
  • Yağdan, karbonhidrattan ve proteinden elde edilen enerji miktarı
  • Doymuş ve doymamış yağ içeriği
  • Karbonhitrat içeriği
  • Protein içeriği
  • Sodyum içeriği
  • Diğer vitamin, mineral v.b. içeriği
Bilinçsiz tüketicinin suistimali!
Rejim yapanlar için, bu tablolardaki bilgiler zaman zaman çok önemli olabilmekte. Özellikle, bir paketteki porsiyon sayısı bence önemli bir bilgi. Çünkü günümüzde, birçok yiyecek, günlük tüketim miktarının çok üzerindeki paket boyutları ile satılıyorlar. Üreticilerin fazla malı daha çabuk satabilmek için uyguladıkları bu strateji, bilinçsiz tüketicilerin, belli gıdaları aşırı tüketmelerine ve dengesiz beslenmeye sebep oluyor. Bir paketteki porsiyon sayısını bilen bir tüketiciye ise, en azından bir seferde ne kadar tüketimin normal olduğu konusunda bir bilgi verilerek, seçim şansı tanınmış oluyor.

Bu konudan aşırı derecede muzdarip olan ve obezitenin çok yaygın olduğu ABD’de, bu bilgilerin paketlerde yer alması bir zorunluluk. Ayrıca, ABD obeziteye sebep olduğu bilinen abur-cubur tipi gıdaların paket boyutlarının da sıkı şekilde denetimi şu anda gündemde. Çünkü bu tip gıdalar çok hızlı tüketilebilmelerine rağmen, çok yüksek enerji içerikleri ile, sağlıksız beslenmenin önemli sebeplerinin başında geliyorlar. Özellikle çocuklara satılan gıda gruplarında, bu tip ciddi bir tehlike bulunmakta.

Şanslıyız, ama düzenleme gerekiyor
Ülkemizdeki Akdeniz tipi beslenme alışkanlığı sebebi ile nesiller boyunca obeziteden ve yeme bozuklukarından görece uzak yaşadık. Ama tüketim ekonomisinin yavaş yavaş yerleştiği ülkemizde yeni nesilleri tehlikeden korumak için, bizde de bu konulardaki düzenlemelerin unutulmaması gerekiyor. En basit olarak, besin değeri tablolarının paketlenmiş gıdalarda mecburi hale getirilmesi ile, bu konuda önemli bir adım atılmış olacağına inanıyorum.

Çarşamba, Eylül 21, 2005

Fırın Saatleri

Yemek yapmaya meraklı bir erkek olarak, mutfak aletlerini kullanmayı genellikle çok iyi bilirim. Ayrıca, meslek hayatımın başında beyaz eşya üreticisi Profilo’da çalıştığım için, bu aletlere olan ilgim, biraz da o dönemin bendeki izidir.

Mutfakta beni en çok şaşırtan ürünlerin başında fırınlar gelmekte. Ülkemizde elektrik kesintileri, artık eskisi kadar olmasa da, sık olarak meydana gelmekte. Ama, her nedense, ülkemizde üretilen hemen hemen hiçbir elektrikli cihazda, bu konuda bir önlem düşünülmez. Fırınların saat bölümleri, mutlaka sayısal tiptedir ve ilk elektrik kesintisinde de hemen sıfırlanırlar, tabii sizin programladığınız bir yemek programı da bu arada sıfırlanır. Hatta, en komiği, benim evimdeki fırında, fırın bölümünün çalışabilmesi için saatin mutlaka ayarlanmış olması gerekliliğidir. Yani, saat ayarı yapılmadan, fırını çalıştırmanıza olanak yoktur!

Kötü Tasarım!
Zannetmeyin ki ülkemizdeki beyaz eşya üreticilerini kötülemeyi istiyorum. Aksine, herkesin tahmin ettiğinin aksine, Türkiye beyaz eşya üretim teknolojisi açısından, dünyanın en ileri ülkelerinden biridir. Bu iş için, büyük teknoloji yatırımları yapılmıştır. Ancak, bunları bilmekle beraber, tasarım konusunda, ne yazık ki, hala tüketicinin gözünü boyamaya yönelik yaklaşımların geçerli olduğunu görüyor ve üzülüyorum.

Ürün broşürlerini incelediğinizde veya reklam filmlerinde, her zaman geleceği çağrıştırma çabasında, fütüristik, hatta komplike ürünler ile karşılaşırsınız. Kısaca, ürün dışarıdan bakıldığında, hakkikaten de havalıdır (bence değilse bile birçok tüketici bu yaklaşımı sever). Ama, bunun yanında, tasarımcılar, bu ürünün fonksiyonel tasarımı üzerinde fazla düşünmezler. Sonuç olarak da, Türkiye şartlarında kullanılması zor ürünler çıkar. Eğer siz de denediyseniz, fırın saatlerinin ne kadar zor ayarlandığını ve programlandığını biliyorsunuzdur. Ben bir mühendis olarak ve bu iş içerisinde çalışmış bir kişi olarak, her elektrik kesildiğinde, fırının başında bu işlemin nasıl yapıldığını hatırlamaya çalışarak, söylenirim.

Müşteri Odaklı Tasarım
Merak ediyorum, acaba reklam kampanyalarına milyonlarca dolar harcayan beyaz eşya üreticileri, tüketiciden gelen geri bildirimleri dikkate alıyorlar mı. Veya bir fokus grup çalışması yapıp, bunun sonuçlarını, ürünlerini yeniden tasarlarken dikkate alıyorlar mı? Ben böyle bir çalışmanın yapıldığını hiç zannetmiyorum.

Basit Tasarım!
Design of Everyday Things kitabıyla ilgili yazımda belirttiğim gibi, aslında tüketicinin ihtiyacına ve kullanım şekline uygun üretilmeyen ürünlerden dolayı, birçok ürün, verimsiz veya zor şekilde kullanılmakta. Fırın saatlerinde de durum aslında bundan farklı değil. Benim ihtiyacım olan basit, kolumdaki gibi bir analog saat. Düğmesini çevirince ayarlanabilen tipten. Mühendislerin şunu ayırması gerekiyor: Fırın, çamaşır makinesi v.b. ürünler, insanların teknoloji merakından dolayı aldıkları ürünler değildir. Bu ürünler, günlük basit/temel ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere kullanılmaktadırlar ve tasarımlarının da herkesin rahatça kullanabileceği şekilde yapılması gereklidir. Veya, illa ki çok fazla özellik koyacağım diyorsanız, bu özellikler ile ilgili kontrollerin, ikincil planda yer alması ve ana fonksiyonları etkilememesi gereklidir.

Katma değer nerede?
Bence, ülkemizde çok iyi bir beyaz eşya teknoloji altyapısı olmasına rağmen, kullanıcının dilinden anlayan endüstriyel tasarımcılarımız hala yok (veya dediklerini hala yaptıramıyorlar). Üreticilerimiz ise, hala en önemli değerin üretim teknolojisi olduğunu düşünüyorlar. Aslında, günümüzdeki en önemli değer, düşünülerek üretilmiş, üzerinde fikri katma değer yaratılmış ürünler ve yüksek kalitede servisten geçmekte. Çünkü, artık üretim teknolojisi eskisi kadar ulaşılmaz değil ve bu anlamda, hemen hemen bütün ürünler artık belli bir kalitede. Gelecekte çok yüksek rekabet altında tüketicinin tercihi olmak isteyen markaların, şimdiden bu alanda kendilerini geliştirmeleri gerekmekte.

Pazartesi, Eylül 19, 2005

OGS/KGS İle İlgili Bir Öneri

İstanbul’daki köprüler ve paralı otoyollarda geçiş için kullanılan OGS ve KSG’nin, bugüne kadar yapılan bütün çalışmalara rağmen ne kadar az oranda kullanıldığını farkettiniz mi? Aslında muhtemelen benim gibi pazarlama veya satış ile uğraşan ve müşterileri için sürekli kampanyalar oluşturan kişilerin, bu konu mutlaka dikkatlerini çekmiştir. Benim tahminime göre, araçların en fazla %25 gibi bir oranı bu imkandan faydalanmakta, diğer araçlar ise hala gişelerin önünde beklemekte. Üstelik, normal gişelerdeki trafik yoğunluğu, OGS/KGS tercih eden araçların da şeridini tıkamakta ve sistemden gerekli fayda sağlanamamakta. Peki, %20 gibi bir indirim ile ücretlendirilmesine rağmen, neden acaba bu kadar araç hala bu imkandan faydalanmayı seçmiyor?

Benim düşünceme göre, buradaki en önemli hata, üzerinde yeterince düşünülmeden gerçekleştirilen satış kampanyasındadır.

Müşteriler dikkat çekici kampanyaları tercih ederler!
Bugüne kadarki yaptığım satış kampanyası çalışmalarımda aldığım en önemli derslerden biri, müşterilerin küçük kampanyalar ile ilgilenmediğidir. Yani, sadece kampanya olsun diye göstermelik bir kampanya yapıyorsanız, bu kampanyanız muhtemelen başarısız olacaktır. Başarılı bir kampanya için, pazarlamanın diğer bölümlerinde olduğu gibi, kendinizi müşteri yerine koyabilmeniz çok önemlidir. İşte o zaman, gerçekten çarpıcı kampanyalar yaratabilirsiniz.

Cesur kampanya
İyi kampanyalar, genellikle cesur adımlar gerektirir. Bunun için de, kampanya yapacak kurumda veya ajansta, sözünü dinletebilen ve işini bilen bir deli pazarlamacı olması gereklidir. Deli diyorum, çünkü gerçekten de bu tip kampanyaları önerdiğinizde, çevrenizdekiler size biraz ‘deli mi ne?’ bakışı ile bakarlar. Peki, OGS ve KGS’nin kullanımını çok yaygınlaştırmak için nasıl bir kampanya olmalı? Mevcut kampanyadaki hata nedir?

Mevcut kampanyadaki hata, uygulanan indirim miktarının, tüketicileri ikna edecek seviyede olmamasıdır. Tabii ki, belli müşterilere bu oran da cazip gelmiştir ve kullanmaktadırlar, ancak mühim olan, bu sistemin çok yüksek bir oranda (en azından %60-70 gibi) kullanılması ve amaçlanan trafik sorununa bir çözüm olması ise, çok daha zorlayıcı bir kampanya yapmalısınız.

Biz enayi miyiz?
Yani, öyle bir kampanya olmalı ki, kampanya dışında kalanlar, kendilerini enayi gibi hissetmeli ve biran önce bu sisteme geçiş yapmayı istemelidirler.

Bugünden itibaren, köprü geçişi 5 YTL, OGS/KGS kullanana 2,5 YTL!
İşte benim kampanyam bu! Bence bu başarılı bir kampanya olacaktır. Bu kampanya, hem tüketiciyi maddi zarara uğramamak için OGS/KGS kullanmaya itecek, hem de köprü gelirinden bir türlü vazgeçemeyen develtimizi de fazla rahatsız etmeyecektir. Bu kampanyanın özelliklerine detaylı şekilde bakarsak:

  • Kampanya ile birlikte, normal geçiş ücreti 3 YTL’den, 5 YTL’ye yükselmekte ve bu, mevcut fiyata alışmış olan tüketiciyi zorlamaktadır.
  • Kampanya ile halen OGS/KGS kullananlara uygulanacak ücret değişmemekte ve bu tüketiciler, seçimlerinden dolayı ödüllendirilmektedir.
  • Geçişlerden elde edilecek gelirde önemli bir düşüşe sebep olmamaktadır.
  • Kampanya dışında kalacak müşterilere ‘biz enayi miyiz?’ dedirtecek oranda önemli bir fiyat avantajı sunmaktadır.

Bazıları, normal geçiş ücretinin 5 YTL olmasının, acımasızca olacağını söyleyebilirler. Ama, burada zaten hatalı bakış açısı buradan kaynaklanmaktadır. Köprülerden normal geçiş yöntemi aslında OGS/KGS’li geçiş olmalıdır ve ücret seviyeleri buna göre ayarlanmalıdır. Eğer tüketici bunun dışında bir yöntem tercih ediyorsa, bunun bedelini ödemek durumundadır.

Bu kampanya sadece köprüler için değil, diğer gişeler için de uygulanabilir, ancak, sadece 2 köprünün İstanbul tarfiğini akşam saatlerinde bloke edebilecek sıkışıklığı yarattığını hergün görenler için, sanırım bu konunun önemini kavramak pek de zor olmayacaktır. Uygulamaya konduğundan beri, sadece %20’lik bir ücret avantajı ile müşterilere sunulan bu imkandan, neden bu kadar az oranda aracın faydalandığını, acaba trafik ile ilgili yöneticiler hiç düşünmüyorlar mı? Bence artık daha cesur bir kampanyanın zamanı geldi :-)

Cuma, Eylül 16, 2005

Sözsüz TV Reklamları

Geçtiğimiz günlerde bir TV reklamına rastladım, reklam boyunca ekranda güzel sözsüz bir müzik ile görüntüler sunuluyordu, ancak, reklam süresince, hiçbir konuşma, slogan ve hatta markanın adı sesli olarak iletilmiyordu.

Ne yazık ki, şimdi bu reklamın hangi markaya veya ürüne ait olduğunu hatırlayamıyorum (hatırlarsam, buraya yazacağım), ama, bence bu tip bir reklam, maliyeti çok yüksek olan bir mecradaki tanıtım imkanının tam olarak kullanılamamasıdır. Reklam esnasında ekranı izlemeyen bir kişiye, hiçbirşey aktarmamış oluyorsunuz. Yani, TV'ye arkanız dönük bir iş yapıyorsanız, reklamverenin dolarlarını da boşa harcamış oluyorsunuz. Veya, görme engelli bir kişiye, güzel bir müzik dinletmiş oluyorsunuz.

Bu tip bir reklamı, bence sadece cıngılı ve müziği çok tanınmış markalar yapabilir (CocaCola v.b.), bunun dışında, yaratıcı ve "cool" olmak adına, reklam imkanının verimsiz kullanılmasından başka birşey değil fikrindeyim. Daha önce de 1-2 kere benzerine rastladığım bu uygulamayı eleştirmeden duramadım :-)

Eğer reklam sizin de dikkatinizi çektiyse, lütfen hangi markaya ait olduğunu bana hatırlatın.

Perşembe, Eylül 15, 2005

Kendi Alanında Bir Pazar Lideri: Polar


Sağlıklı Yaşam başlıklı yazımda bahsettiğim Polar markalı kalp monitörü ve üretici şirketinden size biraz bahsetmek istiyorum. Polar, aslında sporla uğraşan bir çok kişinin genellikle bildiği bir markadır ve kalp monitörleri alanında pazar lideridir. Polar'ın bu alanda pazar lideri olmasında ürettiği ürünlerin, kalitesi, güvenilirliği ve fonksiyonel olmasının çok büyük faydası var. Ama benim, bunun yanında tespit ettiğim bir özellik daha var ki, bu Polar'ı rakipsiz kılıyor.

Bütünleşik Pazarlama Yaklaşımı
Polar'ı bence benzer ürünlerden ayıran en önemli özelliği, bütünleşik bir pazarlamayı çok iyi şekilde kullanmasından geçiyor. Herhangi bir Polar kalp monitörü aldığınızda, aslında sadece çok iyi üretilmiş bir ürün değil, aynı zamanda, size sağlıklı yaşam ve spor çabalarınızda sürekli eşlik edecek bir cihaz ve servisler silsilesi alıyorsunuz. Polar'ın bunu gerçekleştirirken kullandığı en önemli aracı da kendi web sitesi. Bu siteden, kendi ilgi alanınıza göre (sağlıklı yaşam, koşu, bisiklet, kilo verme, profesyonel takımlar v.b) bir alt siteye üye olarak, neler yapmanız gerektiğini öğrenebiliyor ve çalışmalarınızı kayıtlarını tutabiliyorsunuz. Sahip olduğunuz ürünün modeli ve seri numarasını girdiğinizde, sizin ürününüz için özelleştirilmiş bir web sitesi ile karşılaşıyorsunuz. Yani, o ürünle yapabileceğiniz sporlara göre, size bir içerik sunuluyor.

Mesela ben daha çok koşu ile ilgileniyorum ve bu konuyla ilgili bir ürüne sahibim, dolayısı ile http://www.polarrunningcoach.com/ sitesine üye oldum. Bu sitede yapabildiklerim;

Öğrenme: Öncelikle, yapmak istediğiniz spor dalı ile ilgili nelere dikkat etmeniz gerektiğini, detaylı şekilde öğrenebiliyorsunuz.
Planlama: Sizin kalbinize ve yapmak istediğiniz spora özel olarak, gerekli yoğunluktaki spor programlarını hazırlayıp, egzersiz bilgilerinizi saklayabiliyorsunuz.
Gelişiminizi görme: Egzersiz kayıtlarınıza göre, web sitesi performansınızın ne yönde değiştiğini anlamanızı sağlayacak araçlar içeriyor.

Yukarıdaki bilgiler ile, yaptığınız sporu ve kendi performansınızı çok daha iyi anlayıp, çok daha iyi motive olabiliyorsunuz.

Ürünün Kullanımını Sağlamak, Faydayı En Üst Düzeye Çıkarmak
Polar'ın buradaki çok akıllı stratejisi, ürünü size sattıktan sonra, sizinle irtibatı kesmeyip, size bir şekilde ürünü kullandırtmak ve markanın bağımlısı haline getirmek. Yani, birçok markanın yaptığı gibi, satıştan sonra sizi unutmuyorlar. Aksine, o ürünün neredeyse her fonksiyonunu kullanmanız için ellerinden geleni yapıyorlar.

Açıkçası, ben bu markaya hayran kaldım. Benim kullandığım model s210. Aslında, aldığım zaman acaba bu özelliklerin hepsi bana lazım olur mu demiştim, ama şimdi bakıyorum da, aslında bir-iki üst modeli de alabilirmişim :-)

Umarım, birçok şirket, ürünlerinin kullanımını ve faydasını arttırmak için buna benzer yolları uygulamayı daha çok akıllarına getirirler. Çok daha yüksek ücret ödeyerek satın aldığım otomobilim ile ilgili, buna benzer hiçbir özelleştirilmiş servis alamamak, Polar ile karşılaştırıldığında bana çok komik ve acı geliyor.

Şirketin web sitesi: http://www.polar.fi/
Türkiye'de Polar ürünlerini bulabileceğiniz bir adres: http://www.finspor.com/

Pazartesi, Eylül 12, 2005

The Design of Everyday Things


Bu kitabı okuyalı epey oluyor ve o dönemde konusu çok hoşuma gitmişti. Kitabın vurgulamaya çalıştığı konu, günlük hayatımızda kullandığımız bir çok ürün/eşyanın kötü tasarımından dolayı, kullanıcıların yaşadığı problemler. Bir ürünü kullanırken, kullanıcının hata yapmasının da, o kullanıcının beceriksizliği değil, genellikle kötü tasarımdan kaynaklandığını söyleyen bu kitaptaki tespitlerin çoğuna katılıyorum.

Birçok kişi, bazı eşyaları kullanamadığı, veya kullanmayı öğrenemediği için kendisini beceriksizlikle suçlar, ancak aslında gerçekten de, asıl problem genellikle kötü tasarlanmış ürünlerdir. Ürünlerin, kullanıcıların muhtemel davranış şekillerine göre tasarlanmaları halinde, çoğunlukla çok daha kolay bir kullanım ortaya çıkmakta.

Kitabın amazon.com'daki sayfasına buradan tıklayarak ulaşabilirsiniz.


Okursanız, çevrenize daha farklı bir gözle bakacaksınız ve kötü tasarlanmış ürünleri daha çok fark etmeye başlayacaksınız.

Cuma, Eylül 09, 2005

Nestle.com.tr

Nestle.com.tr'yi bir süre önce herhangi bir Nestle ürünü ile ilgili olarak bilgi aramak için ziyaret etmiştim. Ancak, ne yazık ki, istediğim bilgilere çok zor ulaşmış ve sitede bunun neden bu kadar zor hale getirildiğini merak etmiştim. Üşenmeyip size sitenin ana navigasyonunda neler olduğunu sıralayayım isterseniz:
  • 139 yaşında bir dünya lideri
  • Good Food, Good Life
  • Hepimiz Nestlé ile büyüdük
  • Her yaşa, her ana bir Nestlé
  • Türkiye'nin geleceği için
  • Nestlé Benimle
  • Nestlé Mutfağı'ndan tarifler
  • Nestlé ailesine katılın
  • Profesyonel Çözüm Ortağınız
  • Sağlıklı besleniyorum, iyi yaşıyorum
  • Bize Ulaşın
  • Basın Odası
  • Site Haritası
Evet işte böyle. Aslında bu bölümlerin çoğu gerekli bölümler. Ancak asıl problem şu ki, genellikle en hızlı ulaşılması gereken "Ürünlerimiz" veya "Markalarımız" başlığına rastlıyamıyorsunuz. İlk başta herhalde "Good Food, Good Life" altında ürün gruplarını yerleştirdiler demiştim, ancak ürünler orada yoktu. En sonunda, "Her Yaşa, Her Ana Bir Nestle" başlığının altında, ana ürün gruplarını buldum.

Anlaşılır dil lütfen!
Başarılı bir web sitesinin ana kurallarından biri de, herkesin kolay anlayabileceği bir dil ile navigasyonun yapılandırılmasıdır. Nestle'de ise, bir takım sloganlar ile bu yapılmaya çalışılmış. Reklamcı olarak işe yaklaşırsanız, hoş olarak algılanabilecek bu durum, ne yazık ki, web dünyasında pek itibar görmüyor, çünkü burası bir dergideki ilan sayfanız değil, ziyaretçiler sabırsız, bir an önce söyleyeceğinizi söylemeniz lazım.

Hatalı navigasyon yerleşimi!
Başka bir hatalı yaklaşım da, navigasyonun yerleşimi ile ilgili. Navigasyon bölümü, daha önce hemen hemen hiçbir web sitesinde rastlayamayacağınız bir şekilde altta yer alıyor. Ziyaretçilere çok fazla eziyet etmek istiyorsanız, güzel bir yaklaşım :-) Web dünyasında genellikle yerleşmiş olan yapı, navigasyonun, sayfanın üst ve/veya sol bölümünde yer almasıdır. Kullanıcılar da, alıştıkları bu yerleşimi her sayfada ararlar. Ekzantrik olma veya estetik kaygılarla, navigasyonun alt bölüme yerleştirilmesi büyük bir hatadır. Bu aslında bir otomobilde, direksiyonun arabanın öününe değil de, arka tarafına yerleştirilmesi gibi bir şey. Sitenin alt bölümüne, ancak ikincil öncelikli bağlantıları yerleştirmeniz kabul edilebilir bir yaklaşımdır. Veya, üstte yer alan navigasyonu, alta da yerleştirirsiniz ki, kullanıcının işi kolaylaşsın.

Sitede daha başka problemler de var ama, onlara değinmek, bu ana problemler yanında şu anda çok da gerekli değil bence.

Daha sonra merak ettim ve acaba nestle.com'da da durum böyle mi diye bir bakayım dedim. Ve gördüm ki, nestle.com, navigasyon ve başlıklar açısından düzgün gerçekleştirilmiş bir site.

Nestle.com.tr sitesi, dünyanın en büyük yiyecek üreticilerinden birine yakışmıyor. Sanki, mecburiyetten yapılmış, yasak savmak için ajansa havale edilmiş bir iş gibi gözüküyor.

Nestle Türkiye'ye önerim, en azından, Nestle.com'daki yapıyı, nestle.com.tr'de de aynen uygulamalarıdır.

Perşembe, Eylül 08, 2005

Başarılı Bir Web Sitesi Oluşturabilmenin 10 Kuralı

Evet, işte ilk e-dokümanımı buradan yayınlıyorum. Bu sayıda, iyi bir web sitesi uluşturabilmek için nelere dikkat edilmesi gerektiğini kendimce önemli 10 kural ile açıklıyorum. "Başarılı Bir Web Sitesi Oluşturabilmenin 10 Kuralı"nı indirmek için tıklayın.

Doküman PDF formatındadır, okumak için Acrobat Reader gerektirir. Acrobat Reader'ı ücretsiz indirmek istiyorsanız, tıklayın.

Yorum ve önerilerinizi beklerim.

Tag: , , , ,

Honda'dan Havayastıklı Motorsiklet!

Honda bugün Goldwing modellerinde havayastığını müşterilerine sunacağının duyurusunu yaptı. Hergün motorsiklet kullanan biri olarak, bu haberi size ulaştırmadan edemedim. Böylece, önden çarpmalarda, daha fazla güvenlik sağlanacak. Eğer havayastıklı montlar ile bunu birleştirirseniz, motorculuğun risklerini de büyük ölçüde azaltmış olabilirsiniz :-) Yani artık eşinizin ve yakınlarınızın bu konuda önünüze getirebilecekleri bahaneler azalıyor :-)

Detaylı bilgilere ulaşmak için tıklayın.

Çarşamba, Eylül 07, 2005

GIF mi, JPG mi?

Biraz teknik olacak ama, bu konuya değinmek istedim. Internet'in bize sunduğu görsel malzemelerin iletilmesini sağlayan iki farklı grafik/resim dosyası formatı olan gif ve jpg, yerinde kullanıldığında, çok önemli avantajları bize sunmakta. Her iki format da, resimlerin, normal dosya boyutlarının çok altında bir boyuta indirilmesini, ama görsel kaliteden fazla da ödün verilmemesini sağlamakta. Böylece web sayfalarını, çok daha hızlı şekilde görüntülemek ve tanıdıklarımıza e-posta ile hızlıca resim göndermek mümkün oluyor.

Ancak, doğru kullanılmadığı durumlarda, web sayfalarında, temiz olmayan bir görüntü ortaya çıkabiliyor. Ne yazık ki, birçok büyük portalda bile bunların doğru kullanılmadığını görebiliyoruz. İşte pek çok web tasarımcısının da bildiği doğru kullanım şekli.

GIF dosyaları:
Bu dosya tipi, fotoğraf dışındaki grafiklerin sıkıştırılması için kullanılmak üzere geliştirilmiştir. Örneğin, sabit renkler içeren bir Excel tablo grafiği, logolar v.b. gibi. Kullanılacak renk v.b. sayısını sınırlayarak, dosya boyutunuzu çok büyük oranda düşürebilirsiniz.

JPG dosyaları:
Bu dosya tipi ise, temel olarak fotoğrafların sıkıştırılması için kullanılmaktadır. Bu dosya tipi ile, sabit renkli grafikler sıkıştırılırsa, resimdeki sabit renkler, dalgalı ve cansız bir görüntü alacaktır. Özellikle beyaz bölümler grileşecektir.

Bir de TIF formatı var ki, bu format daha çok renk sadakatinin büyük önem taşıdığı, matbaacılık gibi işlerde daha sık kullanılmakta, webdeki uygulamaları daha sınırlı kalmakta.

Detaylı bilgi için: GIF, JPG, JPG

Salı, Eylül 06, 2005

Amiga , Apple ve Microsoft


Bundan 15 yıl kadar öncesinde, daha bugünkü PC ve Windows'un neredeyse adı bile yokken, Amiga adında harika bir bilgisayar vardı. O zamanki PC'ler daha "bip" sesini bile zor çıkartırken, 8 kanal ses ve yüksek kalitede grafik arayüzü ile, o zamanın şartları için inanılmaz bir bilgisayardı. Gerçekten de, şimdi çalıştığımız gigabayt kapasitelerine baktığımızda, Amiga çok benzer işleri, 512KB RAM ve 3,5 inç disketten yüklediği işletim sistemi ile gerçekleştirebiliyordu. Yani Amiga'nın bir sabit diski bile yoktu! Amiga gücünü, o zaman daha başka kimsenin düşünememiş olduğu, 3 ayrı mikroişlemciye sahip olmaktan alıyordu. Amiga'da o zaman, ses, görüntü ve matematik işlemler için ayrı ayrı çalışan özel mikroişlemciler mevcuttu. Bu sayede, o zaman sadece 512KB içinde bile "multitasking" gerçekleştirebiliyordunuz.

Bu harika bilgisayar, o zamanki gençliğin en gelişmiş oyun makinasıydı ve özellikle o dönemde ortaokul/lise çağlarında bu bilgisayarı anne/babasına aldırtabilmiş olanlar, gerçekten de şanslı insanlardı. Amiga, benim de ikinci bilgisayarımdı. Daha öncesinde bir efsanevi ZX Spectrum'um vardı. Amiga'yı uzun süre, daha çok oyun amacı ile, zevkle kullandım.

Fakat, o dönem için efsanevi olarak nitelenen bu makine, kısa süre içinde, PC'nin ve Apple'ın hızlı yükselişi arasında tarih oldu. Ne olmuştu?

Farklı İş Stratejisi
Amiga işletim sistemi ile çalışan bilgisayarları, sadece Amiga üretebiliyordu. Yani Amiga platformunu kullanmak isteyen kişi, hem donanım, hem de işletim sistemi için sadece Amiga şirketinin ürettiği ürünleri kullanmak zorunda kalıyordu. Bu durumda, sadece oyun ve bazı program üreticileri Amiga platformu için yazılım geliştirmekteydi. Aslında, bu stratejiye benzer bir stratejiyi, Apple da uygulamaktaydı ve Amiga'ya oranla çok daha başarılı olmuştu.

Microsoft farkı
Bugün büyük güç durumuna gelmiş olan Microsoft'a baktığımızda ise, gerçek değerin yaratılan fikirlere dayalı katma değer olduğunu çok önceden anlamış bir strateji görüyoruz. 1990'lara kadar, elle tutulabilen ürünleri üretmek önemliydi ve bu işleri yapan şirketler ciddi karlar elde ediyorlardı. Ancak, 90'lardan sonra, gelişen teknoloji ile, iyi üretim yapmak neredeyse standart bir uygulama oldu ve yeni fikirler değer kazanmaya başladı. Çünkü artık sizin düşündüğünüz malı üretecek binlerce üretici hazır kapasite ile beklemekteydi, bu üretime değer katan ise, yeni fikirlerdi. İşte Microsoft, donanıma değil de, donanım üzerinde çalışacak fikirlere ve kullanıcı odaklılığa yatırım yaparak ve bunu çok iyi iş/pazarlama stratejileri ile birleştirerek başarıya ulaştı.

Ve Apple
Apple, ise Amiga'ya çok yakın bir strateji seçmesine rağmen nasıl başarılı oldu? Aslında, Apple da, çok kısa bir süre dışında, kendi donanımını üreten (veya kendi adına ürettiren) ve kendi işletim sistemini üreten bir şirketti. Apple da bu nedenle çok zor dönemler geçirdi, ama, 90'ların sonundaki bazı başarılı manevralar sayesinde, Apple adını hala duyabiliyoruz. Buradaki en önemli stratejik özellikle şunlardı:

  • Apple, hiçbir zaman kendi cihazlarını müşteri gözünde donanım/yazılım gibi ayrı ayrı algılatmadı. Genellikle, bir Apple aldığınızda, kendi kullanım amacınıza en uygun önceden yüklenmiş yazılımları da birlikte alıyordunuz. Üstelik bu yazılımlar, Apple'ın sıkı denetiminden geçmiş yazılımlardı. Kısacası, Apple alanlar, önce biraz fazla para verseler de, bir daha fazla yazılım yatırımı yapmadan işlerini uzun süre kotarabiliyorlardı.
  • Apple, iş dünyasında, özellikle çok fanatik kullanıcılar olan grafik tasarımcılar/matbaalar ve reklam ajanslarının kullanabileceği yazılım ve donanım özelliklerine yatırım yaptı. Bu sayede, 1 kere Apple kullanan bu fanatikler, bir daha asla PC'ye geçmeyi düşünmediler bile.
  • Apple, iMac tasarımı ile, bilgisayarı sadece bir iş/eğlence aracı olmaktan çıkarıp, bir moda, bir trend objesi haline getirdi. Belli bir dönem neredeyse iMac'i olmayanların "trendy" olması mümkün değildi :-) Şu anda da aynı stratejiyi, çok başarılı şekilde iPod ürününde uyguluyorlar ve birçok müşteri aynı özellikteki rakiplerine göre en az %50 yüksek ücretle bu ürünü satın almaya dünden razı.
Konumlandırmanın ve uygulamanın önemi
Bu üç hikayede, pazarlanacak ürünün stratejik iş planının önemini görüyoruz. Amiga'yı üretenler, sadece çok iyi bir ev bilgisayarı üretmek istediler ve bunu gerçekleştirdiler de. Ama iyi bir pazarlama planı olmadan, uzun vadede başarılı olamadılar. Amiga'nın pazar payı kaybetmesinin en önemli sebepleri aşağıdaki gibiydi;
  • Farklı donanım üreticilerine, lisanslı olarak üretim izni vermemesinden dolayı (veya lisans bedelini çok yüksek tutması) sektörde genel destek tabanı bulamadı.
  • Kendi platformu için üretilen yazılım çeşitliliğini ve kalitesini desteklemedi/denetlemedi. Bu nedenle, Amiga, bir türlü oyun bilgisayarı olmanın dışına çıkamadı. Amiga oyun üreticilerini de hiçbir zaman kendi platformunu kullanmaları için yeterince desteklemedi. Aslında birçok üreticide o anda büyük bir heves vardı.
  • Amiga'nın ne amaçla kullanılacağı konusunda müşterileri yeterince yönlendirmedi. Müşteriler buna kendileri karar vermek zorunda kaldılar.
Kısacası, Amiga, çok başarılı bir iş modeli olabilecekken, belirsiz stratejilerin kurbanı bir ürün ve iyi pazarlama stratejisinin ne kadar önemli olduğunun bir örneği oldu. Microsoft, müşteri odaklı, kolay kullanılan yazılım ürünleri ve çok iyi pazarlama stratejileri ile, büyük bir çoğunluğun neredeyse mecburi tercihi haline geldi. Apple ise, her zaman "niş" bir tüketiciye, net bir marka mesajı veren, komple ürün stratejisi ile bugünlere kadar geldi.

Amiga'nın detaylı ve ilginç hikayesini okumak için, tıklayın!

Pazartesi, Eylül 05, 2005

Evdeizle.com


Evdeizle.com sayesinde, son 1,5 aydır, evde dilediğimiz kadar DVD izlemenin keyfini yaşıyoruz. Amerikada yer alan Netflix isimli DVD kiralama sistemini görüp hep özenirdim "keşke Türkiye'de de böyle birşey olsa" diye. Çünkü açıkçası arşiv yapmak dışında, her filmi izlemek için DVD satın alınması zorunluluğu çok anlamlı gelmiyor bana.

Evdeizle.com ile, aylık sabit bir ücret ödeyerek, belli sayıda veya sınırsız (seçtiğiniz plana göre) DVD izleme imkanınız oluyor. Gayet geniş bir arşivleri var. Bütün işlemleri web sitesinden kolayca yapıyorsunuz. DVD'ler size kurye ile ayrıca ücret ödemenize gerek kalmadan iletiliyor.

Benim en çok hoşuma giden, TV'de ve birçok DVD satan mağazada bulamadığınız klasik/eski filmleri burada bulabilmeniz.

Kısacası, film meraklıları için cennet gibi bir yer. Öneririm: www.evdeizle.com

Cuma, Eylül 02, 2005

Sentez Diyeti Rezaleti!

GÜNCELLEME (5 Eylül 2005).
Bu yazıma Yalçın Kümeli'den gelen cevabı ve benim karşı cevabımı Yorumlar (Comments) bölümüne ekledim. Kendilerine cevaplarından ötürü teşekkür ediyorum.

GÜNCELLEME (2 Eylül 2005).

Altın Kitaplar'dan gelen cevabı Yorumlar (Comments) bölümüne ekledim. Kendilerine teşekkür ediyorum, ancak, yine de, buradaki asıl sorumluluğun Altın Kitaplar'dan ziyade, Taylan Kümeli'ye ait olduğunu düşünüyorum.

------------------------------------------

Taylan Kümeli'nin bu kitabını eşim almış. Aslında ben bu konulardaki kitapları daha çok yabancı kaynaklardan ve Internet'ten takip ederim, ama madem alınmış, bari okuyayım dedim. Kitap aslında günümüzde beslenme ve sağlıklı yaşam konusunda tartışılan bir çok konuda güzel bilgiler içeriyor. Ancak, bu kitabı okumaya devam ettiğimde, bazı inanılmaz hatalar gözüme çarpmaya başladı. Öncelikle, kitabın editörü çok kötü, kitabın içinde sayısız yazım hatası mevcut. Bundan daha kötüsü, kitabın birçok bölümünde, direkt İngilizce'den çeviri yapılmasından kaynaklanan çok önemli ve insanları yanlış yönlendirecek hatalar var; işte sizin için seçtiklerim:

53. Sayfadaki "Fluorit" Başlıklı bölümden bir alıntı:
"... bu nedenle yurdumuzda ve çeşitli ülkelerde içme suyuna fluorit katılır. Fluorit olmayan yerleşim yeri nerdeyse hiç kalmadı..."
Türkiye'de herhangi bir yerde içme suyuna flor katıldığını ben duymadım, sanırım "yurdumuz" denen yer A.B.D. olsa gerek :-) Türkiye'de içme suyuna sadece bolca "klor" katılır. Flor katılan yerleri bilenler varsa, bana iletirlerse sevinirim. (Üstelik son yapılan çalışmalar, flor'un insan sağlığına ciddi olumsuz etkileri olabildiğini göstermekte (kanserojen) ve ABD'de de bunun tartışmaları devam etmekte)

55. Sayfadaki "Diyetlerde lif oranını arttırmak..." başlıklı kutucuktan alıntı:
"Günde en az 5 meyve ve sebze tüketmek, beyaz un ve şeker yerine tamamen ekmeği tercih etmek..."
Burada da net bir şekilde, kötü tercüman problemi var. Diyetimizde lif oranını arttırmak için tamamen ekmeği tercih etmemiz yeterli olsaydı, Türkiye'de zaten hiç böyle bir problem olmazdı, hepimiz zaten bol bol ekmek yiyoruz :-) Burada, İngilizce'deki asıl yazar demek istemiş ki "whole bread" yani, tam tahıl ekmeği. Aslında bunu Taylan Kümeli'nin bildiğine eminim, ama sanırım kendi kitabını okumak zahmetine katlanmamış :-)

226. Sayfadaki "Ayurveda" başlıklı bölüm:
Bu bölümde Ayurveda gelenekleri anlatılırken "Ayurveda'da üç çeşit vücut tipi vardır: Vata, Pitta ve kapha..." denmiş ve kapha tipi vücudun ne tip bir diyet uygulaması gerektiği anlatılmış. Ama, bölüm burada birden bire bitiyor, yani vata ve pitta tipi vücut nedir, ne yapmalıdır bölümü yok. Sanırım bu bölümleri tercüman kaybetmiş :-)

192. Sayfadaki, "Yo-Yo diyetleri ve Kadınlar" bölümünün "b" paragrafından bir alıntı:
"Başlangıç olarak ağır ağır kilo vermeyi, örneğin, her ay 4 kg'a yakın kilo kaybını hedefleyin. Örnek olarak, sağlıklı beslenme düzeninizi bozmadan günlük aldığınız kaloriyi en fazla 500 kaloriye indirin..."
İşte bu çok feci bir tercüman golü. Dünyanın herhangi bir yerindeki, herhangi bir diyetisyen, günlük 800-1000 Kcal'den daha düşük enerji içeren bir diyetin "tehlikeli derecede düşük kalori içeren, açlık diyeti" anlamına geldiğini bilir. Bu tip diyetler, hayati tehlike durumundaki obezler dışında kimseye tavsiye edilmez, o da doktor kontrolünde. Bir insanın sadece yatarak harcadığı kalorinin (vücudun zarar görmemesi için) günlük olarak 800-1000 Kcal civarına denk geldiğini, ben okuduğum kaynaklardan biliyorum. İngilizce asıl metinde denmek istenen aslında şuymuş: "Günlük aldığınız kalori miktarınızı en fazla 500 Kcal azaltın. Yani, günlük ortalama 2500 Kcal ile besleniyorsanız, bunu 2000'e indirin ki, ağır ağır kilo verin." İnanılmaz!

Bu örneklere benzer o kadar çok hata var ki, çok detaylı incelemenize gerek yok. Hatta, Taylan Kümeli'nin önsözünde bile düşük ve eksik cümleler mevcut.

Benim yorumum şudur: Bu kitabın sadece giriş bölümü Taylan Kümeli tarafından yazılmıştır. Geri kalan bütün bölümler, kitabın "bibliyografya" denilen bölümünde yer alan kitaplardan aynen tercüme ettirilerek yayınlanmıştır. Eğer Taylan Kümeli, bu çeviri yaptırttığı bölümleri kendisi okuyarak, ülkemize uyarlasaydı, bu bile kabul edilebilirdi, ancak ne yazık ki, ben Taylan Kümeli'nin bu kitabı baştan sona 1 kere bile okuduğuna kesinlikle inanmıyorum.

Çok acıdır ki, Türkçe kaynak yetersizliği olan ülkemizde, birçok insan, yapılan pazarlama çalışmalarının etkisi ile, bu kitabı kapış kapış satın alıp okuyor. Çok yazık. Altın Kitaplar'ı da böyle bir kitabı yayınladığı için ayrıca kınıyorum.

Tag: , , ,

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun oldum. Sırası ile PEG A.Ş., Alboy A.Ş., Superonline A.Ş, Turk Nokta Net Ltd. Şti. (Turk.Net), Doğan Online (E-kolay) ve İksir A.Ş. (İxir) ve DorukNet'te farklı pazarlama yöneticiliği pozisyonlarında görev yaptım. Şu anda, Markethink markası altında bağımsız pazarlama yönetim ve danışmanlığı servisleri konusunda çalışmaktayım. Bana ulaşmak isterseniz, oner.serdar@gmail.com adresini kullanabilirsiniz.