Pazartesi, Kasım 28, 2005

Meyve/Sebze Markası


Geçen gün aklıma geldi, neden güvenebileceğimiz ve tanınmış meyve/sebze satıcı markası yok diye. Herhalde siz de marketten veya manavdan aldığınız domateslerin her seferinde farklı kalitede çıkmasından rahatsız oluyorsunuzdur. Veya, acaba bu meyve sebze gereğinden fazla hormon v.b. kimyasal madde içeriyor mudur acaba? Ben bu konuda bir açık olduğunu düşünüyorum. Akıllı birilerinin çıkıp, belli kalitede üretildiğine güvenebileceğimiz bir sebze/meyve markası yaratması gerekiyor.

Yanlış anlaşılmasın, şu anda pazarda bir çok marjinal ürün sunan marka var, bunlar genelde ya ekolojik veya çok az üretimi olan ürünleri müşteriye sunan şirketler. Ve bu ürünler genelde çok yüksek fiyatlarla, küçük bir müşteri kitlesine satılıyor. Benim kastettiğim bu değil. Ekolojik ürünlerin bütün tüketicilerin ulaşabileceği fiyatlara gelmesi için tarımda çok köklü değişiklikler gerekiyor. Tüketicinin çok fazla kullandığı, normal fiyat seviyelerindeki, günümüzün ortalama tarım teknolojisi ile üretilen ürünlerde bir markalaşma ihtiyacı var. Belki bu ürünlerin fiyatlarında piyasa ortalamasına göre %10-20 gibi bir fazladan marka marjı söz konusu olabilir, o kadar.

Böyle bir marka tüketiciye ve üreticiye neler sağlayabilir? Öncelikle, her ürün için kalite seviyeleri belirleyerek, bu kalite seviyelerine göre fiyatlandırma sağlanabilir. Bu da, müşterilere, ödediği paranın gerçekten karşılığını aldığı güvencesini sunar. Ayrıca, tedarikçilerin de, ürettikleri malları daha uygun fiyatlarla satabilmelerine olanak tanır.

Kısacası, bir markanın müşterilerine sunabileceği her türlü güvence bu alanda da kullanılarak, yeni bir iş modeli yaratılabilir.

Tüketicilerin tercihini kazanacak bu marka, tamamen bir dağıtıcı/pazarlamacı şirket tarafından oluşturulabileceği gibi, üreticilerin oluşturduğu kooperatiflerin de markalaşması ve satınalmacılara karşı daha güçlü ayakta durabilmesine katkıda bulunabilir.

Ne dersiniz, sizce de böyle bir ihtiyaç yok mu?

Tag: , , ,

Perşembe, Kasım 24, 2005

Marifetli tabak


Siz de kokteyllerde bir elinizde tabak, diğerinde şarap kadehi dolaşırken, diğer taraftan da tanıdıklarınızın elini sıkma isteği içinde sıkıntılı anlar yaşamışsınızdır herhalde. İşte bu harika tasarımlı tabak bu derde son veriyor, kadehinizi tabağın kenarında dinlenmeye bırakabiliyorsunuz. İşte ben böyle akıllı tasarımlara bayılıyorum. Catering şirketlerinin bu ürünü mutfaklarına sokmalarında büyük fayda var.

Ürünü sensoryimpact.com blogunda gördüm. İlgili sayfa linki

Tag: , ,

Çarşamba, Kasım 23, 2005

IKEA Pazarlama Araçları


Müşterileri, IKEA'nın mağazalarında tüketicilerinin işini nasıl kolaylaştırdığını bilirler. Alışveriş yapmak yaratılan ortamın çok doğal bir sonucudur. Çünkü herşey sizin en rahat şekilde alışverişinizi gerçekleştirmenizi sağlayacak şekilde tasarlanmıştır. Hiçbir şeyin sizin alışveriş zevkinizi bozmasına izin verilmez.

IKEA son dönemde bunlara ilave olarak, online araçlarla da müşterilerinin işini mümkün olduğunca kolaylaştımaya çalışıyor. Bunlardan benim çok beğendiğim ikisinden size bahsetmek istiyorum bu yazımda.

IKEA Office Planner
IKEA'nin İngiltere sitesi olan www.ikea.co.uk'dan indirebileceğiniz bu program ile, IKEA ürünlerinden oluşan bir ofisi planlayabiliyorsunuz. Kullanabileceğiniz ürün çeşitleri ve hepsinin fiyatları programda yer almakta ve yaptığınız tasarımın toplam maliyetini anında öğrenip, malzeme listesi çıktısı alabiliyorsunuz. Üstelik ofisinizin görüntüsünü 3 boyutlu olarak da görüntüleyebiliyorsunuz. Kullanması gerçekten çok kolay.

IKEA Pax Planner Tool
Bu ürün ise, online olarak kullanılan bir program, yani indirme yapmanıza gerek kalmıyor. Program ile, IKEA'nın PAX serisi gardıroplarını dilediğiniz şekilde tasarlayıp, görmeniz ve maliyet çıkartmanız mümkün. Aynı Office Planner'da olduğu gibi, malzeme listesi çıktısı da alabiliyorsunuz. Bu ürün benim IKEA mağazalarını ziyaretimde ihtiyaç hissettiğim bir araçtı. Çünkü mağazada yüzlerce çeşit parça arasından hangisini seçeceğinizi şaşırıp, biraz aptallaşmış olarak mağazadan çıkabiliyorsunuz :-) Demek ki, IKEA da bu durumu farketmiş ki, benim gibi zorluk çeken müşterilere kolaylık sağlamaya çalışmış.


Satış arttırmanın en kolay yolu, müşterinin işini kolaylaştırmak!
Birçok perakendeci bunu henüz anlayamamış olsa da, satınalma esnasında tüketicilerin işini mümkün olduğunca kolaylaştırmak, satışınızı arttırmanın en kolay yolu. İyi bir mağaza yerleşimi, okunması ve bulunması kolay fiyat etiketleri, kategorize edilmiş ürünler, temiz bir tuvalet ve başınızda dikilmeyen satış elemanları gibi özellikler çok basit gözükse de, çoğu durumda bulamadığımız özellikler. IKEA bunu çok iyi başarmasının yanında, müşteriler daha mağazaya gelmeden kararlarını verebilsinler diye geliştirdiği bu araçlar ile çok başarılı bir pazarlama uygulaması gerçekleştiriyor. Henüz İngilizce olarak bulunabilen bu araçların, kısa süre içerisinde ülkemiz için yerelleştirilmiş versiyonlarının da sunulacağını tahmin ve ümit ediyorum.

Bravo IKEA.

Tag: , , , ,

Salı, Kasım 22, 2005

Parfümden Pahalı Mürekkep

Mürekkep püskürtmeli yazıcı kullananlar bilirler, bu yazıcıların mürekkep kartuşlarının fiyatları, inanılmaz denecek kadar yüksektir. Hatta bazı durumlarda, yeni kartuş almanız, yazıcının maliyetine yakındır.

Bunun sebebini üretici firmalara sorduğunuzda, ar-ge maliyetlerinin yüksekliği v.b. sebepleri öne sürerler genellikle, ama ben bunun samimi bir açıklama olmadığını düşünüyorum. Çünkü, bu haftaki Businessweek dergisinin de konu ettiği yazısında belirttiğine göre, dünyanın bu konuda en fazla pazar payına sahip şirketi olan HP'nin 2004 yılı toplam karının %50'den fazlası toner ve kartuş işinden elde edilmiş (bütün ürünler için, yanlış okumadınız!). Bu ürünlerin toplam ciro içerisindeki payı ise, %25'ten daha az. Yani bu şu demek oluyor, muhtemelen HP bir kit kartuş sattığında, bir notebook bilgisayar sattışından elde ettiği kardan daha fazlasını elde ediyor! Businessweek'in yazısındaki karşılaştırma da ilginç, HP, Canon veya Lexmark yazıcılarının mürekkeplerinin gram fiyatı, Chanel No.5 parfümden veya Dom Perignon şampanyadan daha fazla!

Basit hesapla ne çıkıyor?
Kaba bir hesap yaparsak, bakalım aslında bu kartuşlar kaça satılabilir? Üreticilere bir kartuş içerisindeki mürekkepin maliyetinin 1 USD'den daha az olduğu bilgisi elimizde var. Ortalama olarak bu maliyetin 0.75 USD olduğunu varsayalım (ki ben bunun çok daha düşük olduğuna inanıyorum), ve paketi v.b. ile maliyetin 1 USD olduğunu düşünebiliriz. Bu maliyete herşey dahil (ar-ge, pazarlama maliyetleri v.b.) %100 kar ekleyelim. Bu durumda üreticinin, dağıtıcıya bu ürünü 2 USD'ye vermesi gerekmekte. Dağıtıcılar genelde az karla çalışırlar, %10'da dağıtıcı karı koyalım, etti mi 2,20 USD. Şimdi genelde daha yüksek olan en az %50 civarındaki perakendeci karını ekleyelim, elimizdeki rakam 3,30 USD. Biraz da güvenlik marjı ile, bu ürünün mağazada rahatça 4-5 USD'ye satılabileceğini düşünmek pek de hayalcilik olmaz. Peki gerçekte bu ürünler kaça satılıyor; 30-40 USD civarında fiyatlarla. Demek ki, orjinal üreticiler, bu ürünleri normal görülebilecek kar oranının 8-10 katı bir fiyatla satmaktalar.

Peki üreticiler neye göre fiyatlama yapıyorlar?
Fiyatlama konusunda çok akıllı ve tecrübeli olan üreticiler, fiyatı belirlemek için, tüketicinin alternatif baskı maliyetlerine göre hesap yapmaktalar. Yani, bir fotoğraf laboratuarında yapacağınız baskı maliyeti ortalama ne kadarsa, üretici, sizin kağıt + mürekkep maliyetinizin, bu maliyetin biraz üzerinde olacağı şekilde ("convenience cost" eklenmiş olarak) bir fiyat ayarlaması yapmakta. Yani, evinizden çıkıp, baskı laboratuarına gidip gelmenizin maddi/manevi maliyetleri de dikkate alınmakta. Kısacası, ödemeyi düşünebileceğiniz en yüksek bedele göre bir son kullanıcı fiyatı hesaplanmakta :-)

Neden?
Bu fahiş fiyatların bugüne kadar gelmesi, üreticilerin özellikle ABD'li tüketicinin ataletini sonuna kadar kullanmasından kaynaklanmakta. Üreticiler, yazıcı satışı esnasında yaşadıkları yüksek rekabetin acısını, satış sonrasında kendilerine muhtaç olan tüketicilerden çıkartmaktalar. Bu kolay kardan üreticilerin kendiliğinden vazgeçmelerini beklemek hayalcilik olur. Bunun tek yolu, bu piyasaya farklı markalı kartuş üreticilerin girmesinden geçmekte. Nitekim, ülkemizde uzun süredir yapılan bu iş, artık ABD'de yaygınlık kazanmaya başlamış durumda. Kartuş dolumu yapan şirketler, 2004 yılında dünya piyasasında %23'lük pazar payına ulaşmış durumdalar. Bu oran, 59 milyar USD büyüklüğündeki global pazarda, çok büyük bir pay demek. Bu şirketlerin ürettiği kartuşlar, ortalama olarak orjinal ürünlerin yarı fiyatına satılmakta. Bu durum, karının büyük bölümünü bu ürünlerden elde eden yazıcı üreticilerini de harekete geçirmiş durumda, kanuni yollardan yapabilecekleri engellemeleri yapmaya çalışmaktalar.

Tüketici ne yapmakta?
Bu ürünleri kullanan tüketicilerin çoğu, aslında kullanabilecekleri kapasitenin altında kullanım gerçekleştirmekte. Daha çok dijital fotoğrafların kağıda aktarılmasında mürekkep harcandığını düşünürsek, bu tip tüketicinin nasıl davrandığını incelemekte fayda var. Çoğu tüketici, mürekkep ve kağıt maliyetinin yüksekliğinden dolayı, sadece çok beğendiği veya birine hediye etmeyi düşündüğü fotoğrafları basmakta. Aslında bu biraz da psikolojik bir durum; seçenek olmamasından dolayı, göz göre göre kazıklandığını düşünen tüketicinin, sizin ürününüzü çok fazla kullanmasını bekleyemezsiniz. Sadece bu sebepten dolayı, harcayacak parası olan tüketici bile, değerinden fazla bir fiyatla satıldığını düşündüğü bu ürünleri, normalden daha az kullanmakta. Yani, çoğu dijital fotoğraf, artık sadece bilgisayar disklerinde kalmakta ve monitörlerden izlenmekte. Aslında, üreticiler bu pazarı büyütmek istiyorlarsa, tüketicilerin daha fazla baskı yapmalarını sağlayacak önlemler almaya başlamaları lazım bence. Bunun en güzel yollarından biri de, baskı birim maliyetlerini düşürmek ve tüketicinin rahat davranmasını sağlamaktan geçiyor. (Bilgisayar ekranından izlemek varken, bu kadar baskı yapmaya ne gerek var da denilebilir tabii ki :-)).

Maliyet bazlı fiyatlama mı, yoksa piyasa şartlarına göre fiyatlama mı?
Bu arada, bir pazarlamacı olarak, aslında maliyet bazlı fiyatlamanın değil, pazar koşullarına göre fiyatlamanın daha doğru olduğunu düşünüyorum. Ancak, orta ve uzun vadede toplam karlılığı en üst düzeye çıkaracak stratejiler düşünülmeden, sadece mevcut pazar şartlarına göre fiyatlamanın da aynı derecede hatalı olabileceğini de dikkate almak lazım. Günlük karını çok daha fazla düşünen şirketleri, tüketiciler kolayca ayırt etmekte ve ilk fırsatta rakip ürüne geçmekteler. Tüketicinin verdiği paranın tam karşılığını aldığını düşündüğü ürünleri sempatik ve samimi bulduğunu ve çok daha fazla kullandığını bir çok durumda görüyoruz. Bunu da dikkate almakta fayda var.

Üreticilerin uzun vadede bu pazardaki geliri koruyamayacaklarını düşünüyorum. Bu pazardaki tatlı kara ortak olmak isteyen pek çok üreticinin, ellerinden geleni yapacağı kesin gibi birşey.
Bir de, patlayan dijital fotoğrafçılığı düşünürseniz, rekabetin çok kızışacağı tahmin edilebilir. Dolayısı ile, bir süre sonunda fiyatların normal karlılık seviyelerine gerileyeceğini tahmin etmek zor değil.

Tag: , , , , ,

Pazar, Kasım 20, 2005

Bilgisiz ve İlgisiz Gazetecilik


Bugün Hürriyet Pazar'ı okurken "Sakarin Savaşları" başlıklı yazı dikkatimi çekti. Şekere alternatif olan tatlandırıcılar ile genelde ilgili olduğum için, yazıyı okudum ve başlığın aslında yanlış atıldığını anladım. Aslında sözkonusu olan, etken maddeleri birbirinden tamamen farklı olan 3 çeşit tatlandırıcı arasındaki rekabetti. Yani "sakarin" sözcüğü burada bir genel ürün kategorisi olarak yanlış şekilde kullanılmıştıç. Doğru olan başlık "Tatlandırıcılar savaşı" gibi birşey olmalıydı. Yazıda bahsi geçen 3 tatlandırıcı ve ana etken maddeleri aşağıdaki gibi:

Splenda (ticari marka): Etken madde, sukraloz (veya sucralose)
Sweet'n Low (ticari marka): Etken madde, sakarin (veya sodium saccharine)
Equal (ticari marka): Etken madde aspartam (veya aspartame)

Yazının sadece başlığı değil tabii ki hatalı olan, aynı nitelemeler, yazı içerisinde de devam etmekte.

Bu kadar kolay olmamalı!
Herkes sakarinin piyasadaki birçok tatlandırıcı etken maddesinden sadece biri olduğunu bilmek zorunda değil, ama bu hatayı yapan kişi, Türkiye'nin en çok satan gazetelerinden birinin yazarı veya editörü ise, böyle bir haber yapmadan önce, konuyu doğru dürüst araştırıp, okuyucularına doğru bilgiyi vermekle yükümlüdür. Eskiden olsa bunu yapmak çok kolay değil denilebilirdi ama şimdi zaten hepimizin elinin altında Internet var ve bu konuda 15 dakikada bile hızlı bir araştırma ile doğru bilgilere ulaşmak çok kolay. Hiçbirşey bilmiyorsanız, konuyla ilgili bir uzmana "ben böyle bir yazı yazdım ama, doğru mu diye bir bakar mısınız?" şeklinde bir e-posta ile kontrol yaptırılabilir. Bunu bir gazetecinin yapması da çok kolay. Biraz daha dikkat ve özen gerekiyor sanırım.

Tag: , , , , ,

Cuma, Kasım 18, 2005

Sizin Favori Fontunuz Hangisi?


Bir pazarlamacı olarak, sadece iyi seçilmiş bir fontun akıllıca kullanımı ile, çok başarılı görsel etkilerin yaratılabildiğini defalarca gördüm. Kendi yaptığım işlerde de buna mümkün olduğunca dikkat ettim. İşte benim son dönemde çok kullanılan fontlar arasındaki favorilerim: Futura, Palatino ve Humanst521 aileleri.

Peki sizin favori fontunuz veya fontlarınız hangisi? Font seçiminde sizce neler önemli?

Tag: , , ,

Citroen ve İpek Mobilya Reklamı

Citroen'in yakında yayına giren reklamı hoşuma gitmişti. Hani aile bireylerinin hayatlarındaki objeleri elleri ile bir vuruşta döndürerek yeni objelerle değiştirdikleri reklam filminden bahsediyorum. En sonunda da, eskimiş bir araba, yepyeni bir Citroen'e dönüşüyordu. Geçen gün İpek mobilyanın reklamını görünce çok şaşırdım, çünkü reklam fikri Citroen ile tamamen aynıydı, buradaki obje tabii ki mobilya/yatak v.b. olmuştu.

"Yeni bir reklam fikri bulmak bu kadar zor mu?"diye düşündüm kendi kendime. Yoksa bu bir rastlantı mı?

Bir ara da Nestle Crunch ile Eti Crax arasında böyle bir benzerlik olmuştu hatırlarsanız.

Konuyla ilgili bilgisi olanlar yorum yaparsa sevinirim.

Tag: , , ,

Empati ve Pazarlama

Empati (karşısındakinin durumunu, duygularını ve motivasyonlarını anlayabilme) hayatımızın her alanında büyük öneme sahip. Toplumun uyum içerisinde yaşayabilmesi, bireylerinin kendilerini karşısındakinin yerine koyabilmeleri ile mümkün oluyor. Empati düzeyi yüksek toplumlarda, işler daha kolay yürüyor, gereksiz huzursuzlukar ortaya çıkmıyor.

Biraz Anlayış Lütfen :-)
Toplum olarak bizi Avrupa'nın diğer ülkelerinden ayıran en önemli özelliklerimizden biri de bu bence. Nedeni tartışılabilir ama, bizim toplumumuzun genel empati düzeyinin düşük olduğu bir gerçek. Yoksa, sabah daha otomobiline biner binmez, ilk dar sokakta karşı karşıya geldiğimiz diğer otomobil sürücüsü ile yaşanan gerginlikler olur muydu? Yaya geçidinden geçmeye çalışan yaşlı kadının üzerinde araçlar daha hızlı şekilde gider miydi? Yağmur altında kaldırımdan yürümeye çalışanların yanından, son hızla geçip, onları çamur banyosuna tabi tutar mıydık? Trafiğin zaten tıkalı olduğu bir durumda, önümüzdeki aracı bize yok vermesi için taciz eder miydik? Kabahatli olduğumuz durumlarda özür dilemek yerine, üste çıkarak karşımızdakini çılgına çevirirmiydik? Kendi çocuğumuzun yaramazlıklarına herkesin anlayış göstermesini beklerken, başkalarının arkasından bu kadar rahat konuşabilir miydik?

Hayvanlardan neden farklıyız?
Empati, insanları hayvanlardan ayıran çok temel bir özellik aslında. Kimileri gelişmiş zekanın bizi hayvanlardan ayırdığını söylese de, aslında her hayvan kendine göre bir zekaya sahip. Ama hiçbir hayvan, insanlardaki empati duygusuna sahip değil. İnsana en yakın birkaç hayvanda bunun olduğu düşünülebilir belki ama, aslında o da karşılıklı çıkara dayanan bir anlayış gibi geliyor bana.

Müşteri empati bekler
Empati'nin pazarlamada önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. İyi pazarlama gerçekleştirebilmenin en önemili şartlarından biri, kendinizi hedef kitlenizin yerine koyarak, onların duygularına, motivasyonlarına seslenen çalışmalar yapmaktan geçiyor. Yoksa, çoğunlukla olduğu gibi, kendimizin daha çok beğendiği bir görsel çalışma veya ürünün, hedef kitlemiz tarafından da aynı duygularla karşılanıp karşılanmayacağı da tesedüflere kalmakta.

Not: Tam karşılığı olur mu bilemiyorum ama, sanırım "empati" kelimesi dilimizde yerleşmiş olan "anlayış" kelimesi ile güzel örtüşüyor.

Tag: , ,

Çarşamba, Kasım 16, 2005

Odaklanmak


Odaklanmanın, iş hayatında başarılı olabilmenin en önemli unsurlarından biri olduğuna inanıyorum. Bunu daha çok kendi deneyimlerim sonucunda fark etmiştim, ama Al Ries'in "Focus" isimli kitabını okuduktan sonra, bu düşüncelerim daha da güçlenmişti. Şirketlerin birçoğunda, farklı konularla ilgili odaklanma eksikliği, performansı düşürmekte. Birey bazına indiğimizde de, günlük işlerimizde odaklanma çok önemli etkilere sahip olabiliyor.

Aynı Anda Kaç İş Yapabilirsiniz?
Farklı kaynaklardan okuduğum bilimsel verilere göre, insanlar 1 ile 3 arasındaki konuyu, zorlanmadan ve ilk anda algılayabiliyorlar. Yani, basit olarak düşünürsek, masada duran 3 kalem var ise, bunları sadece görerek, saymamıza gerek kalmadan görsel olarak 3 adet olduğunu algılayabiliyoruz. Bu sayı 3'ten fazla olduğunda, beynimiz sadece görsel olarak bunun kararını veremiyor ve saymaya başlamamız gerekiyor. Saymaya başlamak ise, fazladan efor harcamanız anlamına geliyor. İşte, aynı şekilde, iş hayatında da, elimizdeki iş sayısı 3 adede kadarsa, bunları beynimizde organize etmemiz çok kolay oluyor ve birçok şey otomatik olarak gerekli yerlere oturuyor, iş sayımız daha fazla olduğundaysa, işin içine mutlaka kağıt/kalem veya Excel'in girmesi gerekiyor. Tabii ki aynı zamanda, iş yapış verimimizde de düşmeler meydana geliyor.

Odaklanan Organizasyonlar
Organizasyon bazında ise, görece üstünlüğe sahip olduğu alanlara odaklanılması ve rekabet avantajı olmayan alanlardan çekilinmesi gerekmekte. Rekabette, ürün özelliklerinde, müşteri segmentinde, coğrafi yayılımda, reklam stratejisinde ve proje yönetiminde, odaklanma çok daha verimli bir organizasyonun oluşmasına olanak tanıyor. Sınırlı kaynakların, en verimli şekilde kullanılabilmesi için, bu yaklaşım şart.

Şirketlerin veya takımların aynı birden fazla projeyi yürütebilmesi tabii ki mümkün, ama pratik anlamda, bu sayının mümkün olduğunca düşük tutulması, o an için en önemli işlere odaklanılması çok daha faydalı bir yaklaşım. Proje sayısının artması ile, her bir projenin başlangıç ve bitişi arasındaki sürenin uzaması kaçınılmaz hale gelmekte. Eğer bu süreler, çok uzamaya başlarsa, yapılan işe olan güven düşmekte, moraller bozulmakta ve projenin tümünün tamamlanamaması tehlikesi ortaya çıkmakta. Bu da büyük bir zaman ve işgücü kaybı anlamına gelmekte. 1-2 işi en hızlı şekilde bitirmek, ve sonra diğer projelere geçmek, çok daha dinamik bir organizasyon sağlamakta.

Sonuca Odaklılık
Ülkemizde birçok işe, sonuçta nereye varılması gerektiği belirlenmeden başlanıyor. Takım üyelerinin akıllarında ortak bir hedef oluşmuyor. Bu şekilde başlanan projeler bir süre belli bir çabalama ile devam ediyor ve ancak projenin ilerleme aşamalarında, hangi noktaya ulaşılması gerektiğine karar verilmeye çalışılıyor. Bunun ne kadar büyük bir zaman kaybına sebep olduğunu tahmin edebilirsiniz. Sonuca odaklılık, organizasyonların kaderini belirleyen bir öneme sahip bence.

Kısacası, eğer Al Ries'in kitabını hala okumadıysanız, okumanızı öneririm. Amazon sayfasına ulaşmak için tıklayabilirsiniz.

Tag: , ,

Pazartesi, Kasım 14, 2005

E-Ticaret ve Güven

E-Ticareti, yerleşik olarak yapılan ticaretten ayıran en önemli unsurların başında güven gelmekte. Satıcı ile alıcının birbirlerini görmeden gerçekleştirdikleri bu ticaret tipinde, hem satıcı, hem de alıcı normal ortamdakinden çok daha fazla kendilerini güvende hissetmek isterler.

Direkt iletişimin olmaması
Normal ticari ilişkilerde alıcı ve satıcı birbirlerini görerek alışveriş gerçekleştirdikleri için, güven duygusunu oluşturan birçok etken, biz daha farkına varmadan, bilinç altımızda oluşmaya başlar. Bunlar arasında, alıcı ve satıcının görünümü, ticaretin gerçekleştirildiği mekanının verdiği güven duygusu, hareketlerin ve iletişimin samimiliği, satıcının aynı mekandaki geçmişi, ürünlerin göz önünde ve incelenebilir durumda olması öncelikli olarak sayılabileceklerdir.

E-ticaret'te ise, bu saydığımız etkenlerin birçoğu ya yoktur, ya da sınırlı şekilde geçerlidir. Özellikle ülkemizde, online ortamda gerçekleştirilen ticarete bakış açısı, çekingen bir tavır sergilemekte. Bunun başlıca nedeni, online olarak verilen bilgilerin, kötü niyetli olarak kullanımından çekinilmesi. Kısacası, güven eksikliği.

E-ticaret'te özellikle satıcı tarafında güven oluşturmanın başlıca etkenleri aşağıdaki gibi sayılabilir:

Satıcının e-ticaret geçmişi ve müşteri referansları: Satıcıya daha önce müşteri olmuşların vereceği referanslar, birçok tüketici gözünde güven oluşturnma açısından en yüksek seviyede önem taşımaktadır.
Web sitesinde verilen bilgilerin güncelliği ve doğruluğu: Web sitesinin iyi bir stok takibi sistemine sahip olması, müşterileri ile yaşanabilecek birçok problemi baştan önleyecektir. Stokta olmayan bir ürünün stokta var gibi gözükmesi ve sipariş alınması, müşteri tarafında güven kaybetmenin en güzel yollarından biridir. Ayrıca, sitede yer alan ürün bilgilerinin, satılan ürünün gerçek özelliklerini yansıtması da aynı şekilde çok büyük öneme sahiptir. Önemsiz gibi gözükebilecek bir ayrıntı, müşteri için büyük önem taşıyabilecektir.
İletişimdeki başarı: Müşteriler ile gerçekleşecek elektronik iletişimin, açık ve hızlı şekilde gerçekleştirilebilmesi, müşteri e-postalarının zamanında cevaplanması önem taşımakta. Cevapsız kalan bir müşteri e-posta mesajı, kaybedilmiş bir müşteri ile hemen hemen aynı anlama gelecektir.
Hızlı servis: Online ortamda gerçekleşen alışverişlerde, müşterinin bekletilmemesi çok çok büyük önem taşımakta. Unutulmamalı ki, müşteri her zaman köşebaşında yer alan dükkandan istediği ürünü temin edebilir. Gerçek dünya ile rekabet edilebilmesi için, satılan ürünün çok hızlı şekilde teslim edilmesi gerekmekte.
Fiyatın önemi: E-ticarette müşterinin sizinle pazarlık etme imkanının çok daha az olması, sitenizdeki ürünlerin fiyatlarını daha önemli hale getirmekte. Müşterinin bilgiye ulaşmasının çok kolay olduğu elektronik ortamda, ürün fiyatlarını şişirmeniz söz konusu olamayacak bir yaklaşımdır. Sizi tercih etmeyen müşterilerin kim olduğunu bile bilmeyeceksiniz. Kısacası, eğer elektronik ortmada ticaret yapmaya kalkışıyorsanız, gerçek dünyadakinden daha düşük kar oranlarına da baştan razı olmanız gerekmekte. Veya, daha pahalı satacaksanız, bunun mutlaka iyi bir açıklaması olabilmeli. Müşteriler, sizin yüksek fiyatla satış yaptığını bir kere düşünmeye başladılar mı, bu konuda müşteri güvenini geri kazanmanız çok zor olacaktır.
Oluşabilecek sorunlara çözüm yaklaşımı: Aslında en önemli etkenlerin başında bu gelmektedir. Uzun vadede, sürekli bir müşterinizin alışverişi esnasında küçük de olsa problem yaşaması kaçınılmaz bir durum. Ancak, müşteriler için daha önemli olan, bu problemin, satıcı tarafından ne şekilde çözüldüğü olmakta. Satıcıların, bu gibi durumlarda, kendilerini müşteri yerine koyarak, uzun sürede oluşmuş olan güven duygusuna zarar vermeyecek çözümler üretmesi gerekmekte.

Uzun vadeli yaklaşımın önemi
E-ticarette başarılı olabilmenin en önemli yollarından biri, müşteri sadakatinin oluşturulmasından geçmekte. Özellikle ülkemizde, henüz nispeten az sayıdaki elektronik ortam müşterisinin her biri büyük önem taşımakta. Bir müşteriye, bir kere satış yapmanın değil, müşteriyi sürekli olarak bağlamanın önemli olduğu gerçeği, aslında sadece elektronik ortama özgü değil, ama bu ortamda daha önemli olduğu da bir gerçek.

E-ticarette müşteriyi kazanmanın ön şartı olan güven oluşturmanın, ancak uzun ve bilinçli müşteri politikaları ile elde edilmesi mümkün gibi gözüküyor. Müşteri ile ilişkinin her kademesinin dikkatli şekilde planlanması gerekmekte. Gelişigüzel yaklaşımlar ile, e-ticaretteki başarı da rastlantılara kalmış olmakta.

Tag: , , ,

Perşembe, Kasım 10, 2005

Mecraya göre reklam

Haftasonu Hürriyet İK ekinde gördüğüm bir reklam, uzun süredir düşündüğüm bir konuyu bana yeniden hatırlattı. Philips'in tıraş makinesi Philishave'a ait reklam, iş görüşmelerinde iyi bir tıraşın önemini vurgulayan esprili bir reklamdı ve çok hoşuma gitti. Görsel yaratıcılık anlamında pek bir özelliği olmayan bu reklam, sadece kullanılan mecranın özelliği düşünülerek hazırlandığında, çok daha fazla dikkat çekici ve ikna edici olmuştu. (Reklamı tarayarak buraya koyacaktım, ama ne yazık ki gazete bu arada çöpe gitmiş :-( )

Ama ne yazık ki, özellikle basılı mecralarda bu konuya birçok reklamveren fazlaca dikkat etmiyor. Bir zaman hatırlıyorum, National Geographic Türkiye dergisinin ilk sayılarından birindeydi, Turkcell'in cep telefonu logo ve melodileri ile ilgili bir reklamını görmüş ve rahatsız olmuştum. Reklam, bir sayfa içerisinde yüzlerce cep telefonu logosunu içermekteydi ve National Geographic gibi bir derginin sayfalarına hiç yakışmıyordu. Bu derginin okuyucu kitlesinin bir kesimini ilgilendirebilecek bile olsa, bu kadar değerli bir mecranın, biraz da okuyucuya saygısızlık yapılarak değerlendirilmesi bana doğru gelmiyor. Turkcell'in elindeki imkanlar düşünülürse, bu dergi sayfalarına yakışacak, okuyucu kitlesinin duygularına seslenecek bir reklam yapmasının çok zor olmayacağını tahmin etmek zor değil. Sanırım büyük kitlelerle uğraşırken (TV, Radyo, Gazete ve Dergi bir araya gelince) bazı şeyler dikkatten kaçabiliyor.

Tag: , , ,

Çarşamba, Kasım 09, 2005

Rekabet üzerine - 2

Dünkü yazımda piyasalardaki aşırı rekabetin uzun vadede müşteri zararına sonuç doğurabileceğinden bahsetmiş ve bir süre sonra bütün malların harcıalem mal durumuna gelip gelmeyeceğini sorgulamıştım. Yazıma gelen yorumlar üzerine, ben de bu konudaki diğer düşüncelerim ile devam etmek istedim.

Aşırı rekabet ortamında, müşterinin de çıkarlarını koruyarak başarılı olunabilir mi?
Aslında şirketlerin öncelikli amacı müşterinin çıkarını korumak gibi gözükmese de, her şirketin uzun vadeli hedefinin kar ve/veya şirket değerinin maksimizasyonu olduğu düşünülürse, şirketlerin bu amaçlarına ulaşmak için müşteri çıkarlarını korumaları gereken durumlar olabileceği fikrindeyim. Müşteri sadakati elde edemeyen kurumların, başarılarının uzun vadeli olabileceğini zannetmiyorum.

Fark yaratmak
Aşırı rekabet altındaki piyasalarda, fark yaratmak çok daha fazla önem kazanıyor. Akıllı şirketler, ürünleri temelde aynı ve rakipleri ile maliyetleri aynı bile olsa, fark yaratmanın yolunu bulabiliyorlar. Böylece, müşteriyi daha fazla para ödemeye ikna edebiliyorlar. Fazladan ödenen paranın çok fazla olması da gerekmiyor. Bir şirketin rakiplerine fark atacak ar-ge çalışmaları yapabilmesi için cirosunda %2-3lük artış yapması yeterli olabiliyor. Yaratılan farkın elle tutulur olması da gerekmiyor, mühim olan müşteri gözünde farklı algılanmak için gerekli formülü bulmak. Her sektörde bu formül farklı araçları/yaklaşımları içerebilir, ama bence burada en önemli konu, müşteri gözü ile konuya yaklaşmak, müşteri için çözüm üretmek ve gerçekten iyi ürünler üretmek. Yaratılan bu fark sayesinde, uzun vadede daha iyi ürünler üretmek için gerekli finansmanı sağlayabiliyorsunuz. Tabi, burada bahsedilenleri yapmak söylendiği kadar kolay değil, ve rastlantı sonucunda elde edilme ihtimali pek yok. Bunun için, orta ve uzun vadeli müşteri/piyasa trendlerini çok iyi analiz ederek, kaynaklarınızı en verimli şekilde değerlendirebilmeniz gerekmekte.

Çin Malları
Çin mallı ürünler, bütün dünya piyasaları için bir tehdit olma özelliğine sahip. Çin'in bu kadar ucuza bu malları üretebilmesinin arkasındaki sebepler çok çeşitli, ancak, sonuç olarak bütün piyasalar bundan etkileniyorlar. Uzun vadede Çin'in bu üretim maliyeti avantajını ne kadar sürdürebileceği önemli bir soru işareti. Müşteri sadakati sağlayamamış markaların, müşterilerini Çin malı ürünlere kaptırmaları çok daha kolay. Ayrıca, birçok Batılı markanın, kendi ülkelerinde üretimi sonlandırıp, Çin'e kaydırması, üretim maliyeti avantajını kullanmanın güzel bir yolu. Tabi bunun yarattığı istihdam problemi ayrı bir konu. Bu konu çok detaylı incelenmesi gerektiği için, fazla uzatmıyorum.

Kullan/At Yaşam Tarzı
Gelen yorumlarda, günümüz yaşam tarzının gittikçe müşteriyi kullan/at felsefesine yönlendirdiği, müşterilerin bir ürünü zaten uzun süre kullanmak istemedikleri, dolayısı ile zaten dayanıklı ürünlere ihtiyaç olmadığı şeklinde ifadeler mevcut. Söylenenler pratikte doğru bile olsa ve piyasa ekonomisi bunu gerektirse de, bu yaşam tarzını desteklemenin önemli mahzurları var. Bunlardan en önemlisi, bu yaşam tarzının aslında sürdürülebilir bir yaşam tarzı olmamasından kaynaklanıyor. Şu an için ABD ve Avrupa ülkelerinin yaşam tarzı ile ortaya çıkan bu akım, aslında diğer dünya ülekelerinin aynı yaşam tarzına yönlenmesi ile, dünya kaynaklarını inanılmaz boyutlarda zorlar hale gelecek. Buna ilave olarak, kaynak problemi aşılsa bile, çevre kirliliği ve iklim değişikliği gibi sonuçlar, insanları uzun vadede kullan/at tipi yaşamı terk etmeye zorlayacak. Kısacası, kullan/at tipi ürünler, uzun vadede geçerliliğini kaybedebilir.

Aşırı rekabette fark yaratanlar
Aşırı rekabete maruz olan cep telefonu piyasasına baktığımızda, birçok markanın çok hızlı şekilde inip-çıktığını görüyoruz. Bu alanda fark yaratmayı başarmış olan en önemli marka Nokia olarak ortaya çıkıyor. Sebebine baktığımızdaysa, her zaman yenilikçi olmasına rağmen, aynı zamanda müşteri ihtiyaçlarına en uygun ürün olma yapısını koruduğunu görüyoruz. Bir çok Nokia müşterisi, satın aldıkları ürün temelde aynı fonksiyona yönelik bile olsa, kullanım kolaylığı, marka imajı v.b. gibi sebeplerden önemli bir fiyat farkını ödemeye razı olup, markaya sadık kalmayı tercih ediyor. Dönemsel olarak başarılı olan Ericsson, Siemens, Motorola gibi markaları ise, bu başarılarını sürdürmekte zorlandığını görüyoruz.

Tag: , , ,

Salı, Kasım 08, 2005

Rekabet üzerine

Günümüzde müşterinin bilgiye ulaşması kolaylaştıkça, ürünlerin yüksek kar marjları ile satılmasına da olanak kalmadı. Şimdi şirketler, yüksek verimlilik ile çalışan pazar liderleri ile rekabet edebilmek için, çok daha düşük kar marjları ile yetinmek zorunda kalıyorlar. Çok niş pazarlara hitap eden ürünler bile, eskisi kadar astronomik kar marjlarının keyfini çıkartmakta zorlanıyorlar.

Aşırı rekabet müşteri yararına mı?
Ben piyasalardaki aşırı rekabetin, kısa vadede müşteri lehine etki yaratmasına rağmen, uzun vadede genel olarak ürün özelliklerinin (veya kalitesinin) sınırlandırılması ve sınırlı ürün çeşidinin oluşmasına yol açaçağını düşünüyorum. Aşırı rekabet altında çalışan şirketlerin öncelikli hedefi günü kurtarmak olacak ve ar-ge, müşteri sadakati gibi konularda eksik kalacaklar. Sonuç olarak, daha çok reklama maruz kalacağız belki ama aslında arasından seçim yapacağımız ürünler birbirine çok daha benzer özelliklere sahip olacaklar.

Aşırı rekabetin bir sonucu da, ürünlerin çok daha hızlı ve özensiz üretim süreçlerinden geçerek müşterilere sunulabiliyor olması. Her ne kadar günümüz teknolojisi üretim süreçlerini kısaltsa ve kolaylaştırsa da, bu bence bir ürünün tasarımının yapılırken, iyi bir endüstriyel tasarım gerçekleştirilmesini güvence altına alamıyor. Aksine, üretim işi artık gittikçe endüstriyel tasarımdan çok da fazla anlamayan kişilerin elinde şekillenebiliyor.

Daha bilimsel garanti süreleri
Günümüz pazarlarındaki aşırı rekabet, artık şirketlerin ürünleri ile ilgili verdikleri garanti sürelerini de çok daha iyi hesaplamalarına yol açıyor. Eskiden sadece 1 sene garanti sunan bir ürünü belki 5 sene rahatça kullanabilirken, şimdi 3 sene garanti sunan bir ürünün, 3 senenin dolması ile arıza yaptığını görerek şaşırabiliyoruz. Çünkü, eksiden geniş kar marjı ile çalışan şirketler, ürünlerinin özelliklerini garanti şartlarının çok üzerinde tutabilirken, şimdi, istatistiğin sunuduğu bütün olanaklar kullanılarak, ürünlerin garanti süresi kadar dayanmaları sağlanabiliyor. Bu da, şirketlerin daha düşük maliyet ve dolayısı ile rekabet altında da olsa daha yüksek kar marjı ile çalışmalarına olanak tanıyor.

Garanti satın alma
Hatta birçok şirket, standart olarak sundukları garanti ve destek süresini kısa tutup, daha uzun süreli garantileri müşterilere ek ücret ile sunmaya başladılar. Tüketiciler de, ürünlerin artık daha fazla bozulma ihtimali olduğunu görerek, istemeden de olsa, bu seçeneklerden faydalanmaya başlıyorlar.

Sonuç olarak, günümüzde müşterinin de, satıcının da işi daha zor. Artık bazı ürünler çok daha ucuz ortalama fiyatlar ile satılabilirken, müşteri tarafında bu daha düşük güvenilirlik seviyesine sahip ürünler olarak yansıyor. Satıcılar ise, uzun vadeli hedefler koyamadan, rekabet altında ezilmeden yaşamaya çalışıyorlar.

Ne dersiniz, bir süre sonra her ürün, harcıalem ürün haline mi gelecek yoksa?

Tag: , , ,

Pazartesi, Kasım 07, 2005

readprint.com

Haftasonu BBC'nin clickonline programında verilen bir site önerisi hoşuma gitti, sizinle paylaşmak istedim. Readprint.com adresine sahip web sitesinde, kamuya mal olmuş birçok kitabın sayısal versiyonlarını bulup, okuyabiliyorsunuz. Kitapların çoğu Balzac, Hugo, Orwell ve Poe gibi çok okunan isimlere ait. Tavsiye ederim.

Siteye ulaşmak için tıklayın.

Salı, Kasım 01, 2005

Bir Arçelik macerası

Başımızdan geçen güzel bir Arçelik hikayesini sizinle paylaşmak istiyorum. Bundan sanırım 2 sene öncesiydi. Eşimin biz evlenmeden önce satın aldığı Arçelik çamaşır makinesi üstüste arıza yapmaya başlamıştı. Zaten aldığımızdan beri ufak tefek problemler çıkartmıştı ve servise gidip gelmişti ama, bu seferki arıza bir türlü çözülemiyordu. Arıza, çamaşır makinesinin su tahliyesi problemi ile başladı. İlk arızadan sonra, ücreti karşılığında su pompası değiştirildi ve biz de problemimiz çözüldü diyerek sevinirken, ikinci çamaşır yıkama girişimimizda arıza tekrar ortaya çıktı. İkinci pompa değişimi ile sonuç yine değişmedi. Artık çamaşır yıkanan günler bizim için bir heyecan ve stres kaynağıydı, "acaba bu sefer makine su boşaltmayı başarabilecek mi?" şeklinde bir korku ile işe başlanıyordu.

İşin enteresan yanı, bu makine, satın aldığımız dönemde, Arçelik'in en üst seviye ürünüydü. Ayrıca, ürünün 2,5-3 sene gibi bir sürede bu duruma gelmesi, beni çok rahatsız etmişti. Neyse, sonuç olarak üründen o kadar sıkıldık ki, artık başımızdan atmak için yol aramaya başladık. Ben de bu arada, Arçelik'e bir mektup yazarak, "servisin tamiri gerçekleştiremediğini, bu durumun kabul edilemez olduğunu ve bundan sonra Arçelik markalı bir ürünü görmek bile istemediğimi, makineyi tekrar servise gönderip, sorunla uğraşmaya devam etmektense, çöpe atmayı tercih ettiğimi" kendilerine ilettim. Açıkçası, Arçelik'ten düzgün bir yanıt da beklemiyordum, ama yine de kendimi tatmin etmek için de olsa, bu yazıyı yazmak istedim.

Aradan 1-2 gün geçtikten sonra, Arçelik Çağrı Merkezi'nden bir yetkili beni arayarak, her zaman duymaya alıştığımız "müşterilere verilen önem v.b." gibi konulardan bahseden, ama aslında hiçbir çözüm sunmayan bir konuşma yaptı. En sonunda da makineyi tekrar servise götürmemizi bizden istedi.

Ben bunun üzerine, makineyi o akşam çöpe attım. Daha doğrusu kapıcımıza bağışladım, belki bir şekilde uğraşıp tamir ettirmeyi başarır da, işine yarar diye. Ertesi gün de gidip bir Siemens marka yeni çamaşır makinesi aldım. Bu makineyi hala problemsiz kullanıyorum.

Şürpriz gelişme!
Aradan biraz zaman gerçti ve bize çok enteresan bir haber geldi. Kapıcımız makinenin tamiri için uğraşmış ve arkadaşı olan bir servise tamir ettirmeyi başarmıştı. Makinenin o güne kadar gerçekleşen tamirlerinin başarısız olma sebebi, değiştirilen su pompasının, orjinal pompadan farklı özelliklerde olmasıymış. Bizim makine İngiltere'den ithal bir makine olduğu için, daha önce tamiri gerçekleştiren servisler, ellerindeki yerli makinelere uygun olan pompayı kullanmışlar ve tabii ki, pompa uyum sağlamamış.

Kabul edilemezler zinciri
- Öncelikle, 10 yıllık en az kullanım ömrüne göre tasarlanan bir ürünün, daha tasarım ömrünün yarısına gelmeden çıkarttığı bu problemler kabul edilemezdi.
- Ayrıca, hadi biz arızaları kabul ettik, Arçelik servisinin, soruna defalarca müdahale etmesine rağmen, çözememesi kabul edilemezdi
- Servisin bu olayı çözerken uygun pompayı kullanmaması (veya kullanması gerektiği bilincinde bile olmaması) kabul edilemezdi.
- Bütün bu problemleri yaşayan bir müşteriye, Arçelik'in düzgün bir çözüm üretememesi ve tekrar işi beceremeyen servislerine yönlendirmesi, kabul edilemezdi.
- Sık sık problem çıkarttığı bilinen, ve benim dışımda birçok müşterinin şikayet ettiği, bu ithal model ile ilgili, Arçelik'in müşterilerine bir çözüm sunmaması kabul edilemezdi.

Problem nereden kaynaklanıyor?
Arçelik gibi büyük üreticilerin genel problemi olan bir durum bence bu. Servis sebebi ile problem yaşayan bir müşteriyi, tekrar servis ile muhatap etmeye çalışmak, müşteriye küfür etmekle aynı anlamı taşıyor bence. Arçelik gibi üreticilerin, bu tip kangren olmuş durumlarda, müşteriyi "servis" döngüsünden bir şekilde çıkartmaları gerektiğini düşünüyorum. Bu problemin, Arçelik'in herhangi bir uzmanı tarafından 5 dakika bile sürmeden tespit edilebileceğini kesinlikle biliyorum. Bence bu tip kurumlar, normal servis yapılarının dışında, fabrikalarına direkt olarak bağlı, belli bölgelerde "uzman müdahale merkezleri" kurabilirler. Böylece, servise güveni kalmamış olan müşteriye, daha güvenilir bir muhatap sunulabilir.

Ne beklerdim?
Tabii ki öncelikli olarak, bu ürünün servis tarafından ilk seferde tamir edilebilmesini beklerdim. Ama hadi bunu beceremediniz ve müşteriniz artık ürünü atacak duruma gelmiş ve bir marka olarak rezil olmuş durumdasınız, artık müşteriyi markanıza tekrar bağlamanız için önemli bir adım atmanız gerekmekte. Mesela, bu ürünü hemen fabrikaya alıp, inceleyip, detaylı bir açıklamayı müşteriye yapmanız, ardından da, müşterinize yeni bir üründe indirimli alım imkanı sunmak gibi bir jest yapmanız gerekmekte.

Kendini müşteri yerine koyamayan mühendisler!
Ben de bir çeşit mühendis olmama rağmen, ne yazık ki, Arçelik gibi kurumların milyonlarca doları TV reklamlarına harcarken, kendilerini müşteri yerine koyamadıkları için, her yıl en azından onbinlerce müşterilerini, bu gibi anlamsız sebeplerle kaybettiklerini tahmin ediyorum. Arçelik de ne yazık ki, bütün çabasına rağmen, müşteri ile birebir iletişim konusunda son derece beceriksiz bir tutum sergiliyor. Bütün kurumsal imajını ve itibarını, çağrı merkezlerinde 1-2 hafta eğitimden geçtikten sonra, doğru dürüst yetkilendirilmemiş, çözüm sunamayan müşteri temsilcilerinin ellerine bırakıyor. Şirket bir taraftan milyonlarca dolara"Ben Çelik, Arçelik" derken ve reklamlarında Japonlar'ı bile hayrete düşüren teknoloji ürettiğini iddia ederken, diğer taraftan, müşterisinin en küçük problemine çözüm bulamayan duruma düşüyor.

Bence müşteri odaklılık ve kalite konusunu bir gurur meselesi yapan Japonlar Arçelik'le daha çok dalga geçmeyi hak ediyorlar.

Sonuç
Sonuç olarak, iki nesildir Arçelik'den başka bir beyaz eşyayı evine sokmayan bir ailenin ferdi olarak, artık Arçelik markasına bir güvenim kalmadı. Çünkü Arçelik samimi değil. Çünkü Arçelik bana çözüm sunmuyor. Çünkü Arçelik müşterisine değil, sadece satış kanalına yatırım yapıyor. Artık, bana uygun fiyata, en uzun süre garanti sunan ürünü tercih ediyorum ve evime Arçelik markalı bir ürün sokmuyorum.

Tag: , , , , , ,

Tanıtım Bağlantıları:
Markethink: Pazarlama Danışmanlığı ve Pazarlama Yönetimi
Markethink: Marketing Consultancy and Marketing Management

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun oldum. Sırası ile PEG A.Ş., Alboy A.Ş., Superonline A.Ş, Turk Nokta Net Ltd. Şti. (Turk.Net), Doğan Online (E-kolay) ve İksir A.Ş. (İxir) ve DorukNet'te farklı pazarlama yöneticiliği pozisyonlarında görev yaptım. Şu anda, Markethink markası altında bağımsız pazarlama yönetim ve danışmanlığı servisleri konusunda çalışmaktayım. Bana ulaşmak isterseniz, oner.serdar@gmail.com adresini kullanabilirsiniz.