Pazartesi, Aralık 26, 2005

P&G ve Danone Amblemleri


Geçtiğimiz günlerde Danone Grup'un amblem/logosuna bir web sitesinde rastlayınca, birden bunun eski Procter & Gamble logosuna ne kadar benzediğini fark ettim. Benim yaptığım araştırmaya göre, P&G bu logosunu kullanmayı 1991 yılında bırakmış. Bildiğim kadarı ile iki şirketin bir bağlantısı da yok.

Bilgisi olan var mı? Fikriniz nedir.

Tag: , , , ,

Cuma, Aralık 23, 2005

Otomax.com



Bugün otomax.com'u ziyaret ettiğimde tasarımlarını yenilediklerini gördüm. Güzel-çirkin olmuş tartışılır, ancak, bu yeni tasarımın Firefox kullanıcıları düşünülerek tasarlanmadığını hemen fark ettim. Çünkü ana sayfadaki flash uygulamaları garip şekilde çalışıyordu. Alt sayfalara indikçeyse, daha da garip sayfalarla karşılaşmaya başlıyorsunuz.

Acaba ajanslarımız ve web tasarımcılarımız ne zaman sadece Internet Explorer uyumlu site tasarlamak kolaylığından vaz geçecekler. Eskiden olsa bu bir derecede kabul edilebilirdi belki, çünkü kullanım oranına göre IE'nin rakibi yok denilebilecek durumdaydı. Şimdi ise, azımsanmayacak oranda kişi, artık Firefox tarayıcısını tercih ediyor. Bunu görmek için sadece site trafik istatistiklerini kontrol etmeleri yeterli. Otomax bu konuda tek örnek değil tabii ki.

Farklı tarayıcıları desteklemek bile günümüzde yeterli değil, farklı cihaz ve platformları da göz önünde tutmak gerekiyor.

Yukarıda biri IE'de diğeri ise Firefox'ta açılmış otomax.com sayfalarını alt alta göreceksiniz.

Tag: , , , ,

Perşembe, Aralık 22, 2005

İlk aklınıza gelen marka hangisi?

Evet, hemen şimdi elinize bir kalem alın ve ilk aklınıza gelen markayı önünüzdeki bir kağıt parçasına yazın. Sektör, yerli/yabancı farketmez, sadece düşününce aklınızdan geçen ilk marka ne oldu onu not edin.

Evet, şimdi lütfen bu markayı bu yazının yorumlar bölümüne ekleyin.

Bakalım bu blogun okurları arasında ilk akla gelen markalar hangileri olacak.

Herhangi bir sektörde, ilk akla gelen marka olmak bütün şirketlerin en büyük hayalidir herhalde. Sektör ayırt etmeden ilk akla gelen marka olmak ise, çok daha büyük bir değeri ifade etmekte. Bakalım hangi markalar bu şerefe ulaşacaklar :-)

Ben sizi etkilememek için hangi markanın aklıma geldiğini yazmıyorum. Siz de etki altında kalmamak için önce yorumlar bölümüne bakmayın!

Waybackmachine


Archive.org çok kapsamlı bir Internet arşivi. Bu arşivin bence en ilginç bölümlerinden biri de Waybackmachine adlı bölümü. Bu bölümde, dilediğiniz bir web sitesinin, zaman içinde hangi aşamalardan geçtiğini görebiliyorsunuz. Yani, bir sitenin, hangi dönemde hangi tasarıma ve içeriğe sahip olduğunu görmeniz mümkün. Waybackmachine, bir web adresinde zaman içindeki değişimi takip ederek, bunları periyodik olarak arşivliyor. Ben MSN'in 1996 yılındaki haline baktım, aşağıdaki gibiymiş o zamanlar. Farklı sitelere baktıkça, farkında olmasak da, yavaş yavaş webin aslında ne kadar önemli değişimler yaşadığını gösteriyor bence Waybackmachine.


Waybackmacnine'i denemek isterseniz, buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

İyi eğlenceler!

Tag: , , , ,

Salı, Aralık 20, 2005

Luna Minerella ve Çocuk Sağlığı

Birkaç gündür televizyonlarda Luna Minerella reklamını görüyorum. Çocuklar hedef alınarak geliştirilen bu ürünün, içindeki kalsiyum ve vitaminler ile, çocukların gelişimine katkıda bulunacağı belirtiliyor. Ancak, eklenen vitamin ve mineraller, bu ürünün aslında bir hidrojene edilmiş bitkisel yağ (margarin) olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Herkesin bildiği adı ile margarinler, bitkisel yağların, hidrojene edilerek doyurulması (yani katılaştırılması) yolu ile üretiliyor. Doymuş yağlar, kalp ve damar sağlığının en önemli düşmanlarından biri (sigara ve stresten sonra 3. tehlike benim bildiğim kadarı ile). Yetişkinler için son derece tehlikeli olan bu yağların, çocuklar tarafından tüketilmesi de tavsiye edilmiyor.

Margarinlere karşı ortaya çıkan ve yadsınamaz olan bu gerçekler karşısında, üreticiler pazarlarını koruyabilmek için, doymamış yağ oranı daha yüksek olan margarinler çıkartmaya başladılar. Bu yağlar, zaten kullanılırken de daha cıvık kıvamları ile diğerlerinden farklı olduklarını belli ediyorlar. Ancak, yine de bu tip yağlar da, belli oranda tehlike içeriyorlar, çünkü hala önemli oranda doymuş yağ içeriyorlar. Benim görüşüme göre, bu yağlar da, mutlaka katı yağ kullanımı gereken durumlar dışında, mümkün olduğunca kaçınılması gereken ürünler.

Ben böyle pazarlamaya karşıyım
Luna Minerella'nın sadece çocukları hedef alarak konumlandırılması, insan sağlığına zararlı etkileri kanıtlanmış bir ürünün sorumsuzca pazarlanması gibi geliyor bana. Bu konuda bilinçlenmemiş çocuklar üzerinde bir talep yaratılmaya çalışılması hiç hoş değil. Luna Minerella'nın doymuş/doymamış yağ oranlarını bilmiyorum, webde de henüz bu konuda yeterli bilgiye rastlayamadım. Umarım en azından, doymuş yağ oranı düşük bir margarindir.

Çocukların dengeli ve düzenli beslenmesi, tüm toplumu ilgilendiriyor
Çocukların beslenmesi, toplum sağlığının oluşturulabilmesi için öncelikli koşul. Onların küçük yaşlardan itibaren doğal ve dengeli beslenmesinin sağlanması, gelecekte şeker hastalığı, tansiyon problemleri ve obezitenin de engellenmesini sağlıyor. Bu durumların hepsi birlikte, kalp ve damar sisteminin en büyük düşmanları. Çocukların beslenmesinde, mümkün olduğunca doğal ve işlenmemiş ürünlerin seçilmesi gerekmekte. Büyümelerini gerçekleştirebilmek için, çocukların her besin grubundan düzenli olarak ve doğal kaynaklarda almaları gerekmekte, bunlar temel olarak;

Yağlar: Vücuda sağlanacak yağlar için en iyi kaynaklar, balık, fındık, fıstık ve zeytinyağı gibi doğal yağları barındıran ürünler. Çocukların, doymuş yağ içeren ürünlerden mümkün olduğunca uzak tutulması gerekmekte (hamburger, margarin içeren cips, şekerleme v.b.)
Proteinler: Özellikle çocukar, et, yumurta ve süt ürünleri tüketimi ile protein ihtiyaçlarını karşılayabilirler.
Karbonhidratlar: Meyve ve tahıllar, temel ve sağlıklı karbonhidrat kaynağıdırlar. Çocukların, yapay karbonhidratları içeren şekerli yiyeceklerden (meşrubat, şekerleme v.b.) mümkün olduğunca uzak tutulması gerekmekte.
Lifli besinler: Sebze ve tahıllar, kan şekeri ve kolestrol kontrolünde önemli etkileri olan lifi içerirler.

Dengeyi ve Bilinci Oluşturmak
Çocuklara yukarıdaki beslenme düzeninin tam olarak uygulanması mutlaka ki zor olacaktır. Arada sırada onların da zararlı ama cazip gözüken ürünlerden tüketmesi, sağlıklarını aşırı derecede etkilemeyecektir. Burada mühim olan, çocukların beslenme alışkanlıklarının doğru şekilde oluşturulması, bilinçlendirilmesi ve gelecekte hatalı beslenmeyi tercih etmelerinin engellenmesidir. Unutmayın ki, market raflarında satılan ve masum gözüken cips, kraker, şekerleme gibi birçok ürün, doymuş yağları ve/veya yüksek şekeri bünyesinde barındırmakta. Çocuklarınızın tüketimi için bu ürünleri seçerken, içeriklerini kontrol etmeyi unutmayın.

American Heart Association'un Hidrojene Yağlar ile ilgili sayfasına ulaşmak için tıklayın.

Önemli Not: Ben sağlık konusunda uzman bir kişi değilim. Burada belirttiğim sağlıkla ilgili ifadeler, benim çeşitli kaynaklardan elde ettiğim bilgilerimin bir birleşimidir, kendi görüşlerimi içerirler ve yüzde yüz doğru olmayabilirler. Kendiniz ve çocuğunuzun sağlığı ile ilgili kararlar alırken, konunun uzmanlarına danışmanızda fayda var.

Tag: , , , ,

Pazartesi, Aralık 19, 2005

DVD Kaydediciler ve Reklamın Geleceği


Yaklaşık 1,5 senedir evimizde bir DVD kaydedici cihazımız var. Bu cihazın DVD kaydetme fonksiyonu aslında çok sık kullanmadığımız bir özelliği. Ama daha çok kullandığımız bölümü, günlük olarak seyretmeyi düşündüğümüz programları kaydedip, daha sonra istediğimiz zaman seyretmemizi sağlayan özelliği. Bu özellikle ilgili olarak DVR, PVR gibi tanımlamalar kullanılıyor.

Aslında bu konseptin ortaya çıkması, ABD'deki TİVO markalı cihazlar ile başladı. Kendi içerisinde bir sabit disk bulunduran ve TV program listelerini bağlı olduğu network üzerinden indiren bu cihaz ile, hem program akışında neler olduğunu izleyebiliyor, hem de istediğiniz programı daha sonra izlemek üzere kaydedebiliyordunuz. Aslında TİVO bu network ve aboneliğine verilen isim benim bildiğim kadarı ile.

Neyse, sonuç olarak TİVO'nun bu başarısından sonra, bunu gören bir çok elektronik cihaz üreticisi şirket, yeni geliştirdikleri DVD kaydedici cihazlara benzer özellikler eklemeye başladılar. Hatta bazıları, TİVO ile anlaşarak, uyumlu modeller çıkartmaya başladılar. Bizim kullandığımız cihaz Türkiye'de yaşadığımız için TİVO uyumlu değil, ancak hem DVD'ye, hem de sabit disk üzerine kayıt yapmamıza olanak tanıyor. Hatta dilersek, programın kaydı tamamlanmadan, izlemeye geçebiliyoruz.

Bu cihaz bizim TV izleme alışkanlığımızı büyük oranda değiştirdi. Çünkü artık istediğimiz film ve dizileri haftalık olarak programlayıp, dilediğimiz zaman, reklamları atlayarak izleyebiliyoruz. Bu cihazı kullanmaya başladıktan sonra, TV dizilerinin aslında ne kadar kısa sürdüğünü, ancak araya giren reklamlar ile, neredeyse bütün geceyi sadece bir program ile geçirdiğimizi de farkettik.

DVR'lar geleneksek reklamcılığı/yayıncılığı nasıl etkileyecek?
Orta vadede, hava bandından/kablo üzerinden yayın yapan ve gelirini program arasına aldığı reklamlardan kazanan medya kuruluşlarının çok ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu söylemek pek de yanlış olmaz. Şu anda DVR cihazlar pahalı olsa ve çok yaygın olarak kullanılmasa da, nasıl DVD oynatıcılar buğün çok makul fiyatlara bulunuyorsa ve pek çok eve girdiyse, birkaç sene içerisinde aynı durumun DVR'lar için yaşanmayacağını kimse söyleyemez. Özellikle de insanlar reklamları atlayarak program izlemenin keyfini gördüklerinde, bu cihaza sahip olmak için bütçelerini zorlayabileceklerini de dikkate almak lazım.

Kısacası, geleneksel TV reklamcılığının sonlanması ile ilgili önemli bir gelişme bu bence. TV kanalları kendilerini bu trendden korumak için, büyük oranda ücretli networkler içerisine girmeye çalışacaklar bir süre sonra. Peki ücretsiz TV kanalı kalmayacak mı? Tabii ki kalacak, ama reklamlar artık yayının üzerine bindirilmeye çalışılacağı için, bu kanalların ne kadar izlenebilir olacağı tartışılabilir. Ayrıca, bir süre sonra, TV networkleri DVR'ların belli yayınları kaydetmesini önleyici tedbirleri almak için DVR üreticileri ile anlaşabilirler. Yani DVD'deki bölge kodunun bir benzeri DVR'lar için geliştirilebilir. Hatta, bununla ilgili olarak, şu anda da bazı DVR'lar üzerinde belli programların kaydedilmesini önleyen sistemler mevcut, ama yurdumuzda bu özellikler kullanılmıyor henüz.

Ne olursa olsun, geleneksel TV'lerin reklamcılık anlamında cazibesi ile ilgili önemli problemler yaşanacağı kesin. Zaten bir süre sonra, TV networklerinin reklam ölçümlerinde bunların ortaya çıkacağından eminim. TV kanallarının, bununla ilgili olarak şimdiden düşünmeye başlamalarında fayda var, aksi taktirde, çok hızlı yaşanacak gelişmelere ayak uyduramayacaklarını tahmin ediyorum.

Peki reklamcılığı sonu mu bu? Bence hayır. Ancak, reklamcılığın, bildiğimiz şeklinden farklı şekillere bürünmesini gerektiren gelişmeler bunlar. Zaten, son yıllarda yapılan araştırmalar, yeni neslin, artık TV izleme oranında önemli bir düşüş olduğunu göstermekte. Artık insanların boş zamanlarındaki aktiviteler arasında TV'nin sıralaması gittikçe düşmekte. Birçok insan, zamanının büyük bölümünü oyun konsolları ve bilgisayarın başında geçirmeyi tercih ediyor. Dolayısı ile, bu iki cihaz da, artık önemli bir mecra özelliği taşımaya başladı.

Direkt reklam yerine, dolaylı reklam
İnsanların artık direkt reklamlardan ne kadar sıkıldıklarını tarif etmeme gerek yok herhalde. Bu yeni mecralar ise, reklamverenlere, direkt reklam yerine, kullanıldıkları mecranın özelliklerine uygun şekilde yapılacak reklamlar ile tüketicinin daha çok bilinçaltına yönelik reklamların yapılabilmesine olanak tanıyor. Özelikle oyun konsolları bunun için biçilmiş kaftan. Birçoğumuz, oyun konsolunda oynadığımız futbol maçında, saha kenarındaki reklam panolarının üzerinde gerçek markaların reklamını gördüğümüzde, oyun zevkimizden birşey kaybetmeyiz. Hatta, aksine, bu durum oyunun gerçekçiliğini arttıran bir özelliktir ve kabul edilebilir. Aynı şekilde, Need for Speed'de yer alan otomobilleri süslerken, gerçek markalara ait çıkartmaları, aracın üzerine zevkle yapıştırırız. Ve bu davranışlar, aslında bizim ilgili markalarla, daha da sempatik bir iletişim kurmamıza yardımcı olur. Çünkü, eğlendiğimiz, zevk aldığımız aktivitelerdir bunlar. Bir de TV'de futbol maçı izlerken, birden bire ekranı kaplayan dev sponsor logolarını düşünün, bunlar yarar yerine, sizce de markaya zarar vermez mi? Tüketicinin en zevk aldığı aktivitenin, içine limon sıkmak değil midir bu?

Sonuç olarak, reklamcılık çok önemli değişikliklerin eşiğinde, bakalım kimler ne çözümler üretecek?

CNet Video: The DVD Revolution
Pioneer DVD kaydedici özellikleri için tıklayın.

Tag: , , , ,

Perşembe, Aralık 15, 2005

Evde Spor Yapmak İçin En Uygun Alet Hangisi?


Bugün biraz sağlıklı yaşam promosyonu yapayım dedim :-)

Evde sürekli spor yapmayı düşünenlerin aklına en çok takılan sorulardan biri budur herhalde. Ben de bir dönem bu kararı verirken epeyce düşünmüştüm, sonuçta da, bir koşu bandı almaya karar vermiştim. Aslında ilk hevesimiz tükenince koşu bandı bir süre köşede fazla kullanılmadan yatmıştı ama, check-up sonucumda kolestrolüm yüksek çıktığında, sürekli spor yapmaya başlamanın zamanı geldiğini anlamıştım. O günden bu yana, koşu bandımı çok yoğun şekilde kullanıyorum (2004 yılının Ağustos ayından beri). Ben gün aşırı spor yapmayı alışkanlık haline getirdim. Arasıra, atladığım günler olsa da, artık bu düzenim oturdu ve haftada 3-4 gün mutlaka yürüyor veya koşuyorum.

Neden evde spor için yatırım yapmalısınız?
Kendi deneyimlerimden, bunun en akıllıca spor yatırımı olduğuna karar verdim. Koşu bandımı almadan önce, bir dönem özel bir spor kulübüne üyeydim ve her sabah veya akşam spor için bu kulübe gidiyordum. Ancak, zaman içinde şunu gördüm ki, dışarıdaki bir kulüpte yapılan spor, ilk anda insana daha çekici gelse de, zamanınızı etkin kullanmanız açısından mantıklı bir seçenek değil. Düşünsenize, günde 45 dakika spor yapmak için, en azında 30 dakika gidiş, 30 dakika dünüş, toplam 1 saatiniz ilave olarak yolda geçiyor. Kısaca, spor için günde en azından 2 saati bu işe ayırmanız gerekiyor. Aynı işi evde yaptığınızda, duş dahil 1 saat içinde işinizi tamamlamış oluyorsunuz. Yani yaklaşık 1 saat karınız var. Üstelik, spor kulübüne gitmeye üşendiğiniz zaman, spor düzeninizin bozulması da bunun ilavesi. Bir de işin ekonomik yönü var. Spor kulüpleri insana çok farklı aletlerde çalışma imkanı tanısa da, üyelik maliyetleri, uzun vadede koşu bandına yapacağınız yatırımın çok üzerinde rakamlara çıkıyor.

Neden koşu bandı evde kullanım için en uygun seçenek?
Evde kullanım için düşünülebilecek diğer aletler, kondisyon bisikleti veya eliptik aerobik çalışma aletleri olabilir. Bisiklet az yer kapladığı için tercih edilse de, benim düşünceme göre çok sınırlı bir kullanımı var ve koşu bandının sunduğu çalışma olanaklarını size tanımıyor. Bu nedenle, eve alınan bisikletlerin kullanım oranı genelde daha düşük oluyor. Eliptik çalışma aletleri ise, aslında koşu bandına iyi bir alternatif olsalar da, çok yer kaplamaları ve koşu bantları gibi katlanma özelliklerinin olmaması önemli bir dezavantaj oluyor. Ayrıca, bu aletlerin çalışma şeklinden de, bir süre sonra sıkılıyorsunuz.

Koşu bandı ise, yapabileceğiniz en basit ve en çok tavsiye edilen spor olan yürüme sporunu yapabilmenize olanak tanıyor. Ayrıca, yaptığınız spor için sadece evinizdeki koşu bandına da bağımlı değilsiniz. Tatile veya herhangi başka bir yere gittiğinizde de, spor düzeninizi açık havada sürdürmeniz çok mümkün. Üstelik, koşu ve yürüme sporları ile ilgili, çok daha fazla araştırma ve profesyonel tavsiyeye ulaşma imkanınız mevcut.

Kısacası eğer sporu sürekli yapmayı düşünüyorsanız, evinize bir koşu bandı almak bence iyi bir yatırım. Üstelik şimdi çok çeşitli ve makul fiyatlı modeller piyasada mevcut. Bende sağlıklı yaşam için bu fırsatı kaçırmayın!

İlgili Diğer Yazılar:
Sağlıklı Yaşam
Kendi Alanında Bir Pazar Lideri: Polar

Tag: , ,

Salı, Aralık 13, 2005

Pazarlama Zirvesi Notları


Geçtiğimiz hafta Perşembe ve Cuma günleri 6. Pazarlama Zirvesi'ni izleme imkanım oldu. Konuşmacılardan bazıları uzun zamandır kitaplarını/yazılarını okuduğum kişilerdi. Sizlere burada birkaç yazı boyunca, bu konuşmacıların üzerinde durdukları konulardan bahsedeceğim, ve kendime göre yorumlarımı ekleyeceğim.

Martha Rogers
Peppers&Rogers'ın kurucu ortağı Martha Rogers'ın konuşma başlığı "Building the Value of the Customer and the Company" idi. Peppers&Rogers, "birebir pazarlama" kavramını ortaya atan kurumdur ve benim de özellikle Internet ortamının günümüz iş dünyasında gittikçe ağırlıklı role sahip olması sebebi ile, en değer verdiğim ve takip ettiğim pazarlama düşünürlerindendir.

Martha Rogers, konuşmasında, günümüz piyasalarındaki kapital bolluğunun yanında, şirketlerin elde edebileceği müşteri sayılarının gittikçe azalmakta olduğunu ve bu nedenle, şirketlerin ROI (Return on Investment) kavramı ile birlikte ROC (Return on Customer) kavramını da kullanarak başarılarını ölçmelerinin daha doğru olacağını ifade etti. Bunun nedeni ise, ROI'nin maksimizasyonunun kısa vadeli olarak yatırımcı getirisinin büyüklüğünü garantilemesine rağmen, orta ve uzun vadeli çalışmalarada aynı anlamı ifade etmeyebiliyor olmasıydı. ROC ise, her müşteriden elde edilen toplam gelirin en üst seviyeye çıkartılmasını amaçlamakta. Dolayısı ile, yapılacak çalışmalarda, hem ROI'nin, hem de ROC değerinin birlikte en yüksek seviyeye çekilmeye çalışılması gerekmekte. Bunu kısaca şu örnekle açıklayabiliriz (örnek Martha Rogers'ın örneğidir):

Tarlasından en yüksek verimi almak isteyen bir çiftçi, sadece kısa vadeli olarak düşündüğünde, her sezon ekim yaparak ve toprağını dinlendirmeden/gübrelemeden belli bir süre için karını maksimize edebilir. Ancak, bu davranış içindeki çiftçinin toprağının bir süre sonra veriminin düşeceğini, hatta tamamen kullanılamaz duruma geleceğini tahmin etmek pek de zor değildir. Bunun yanında, toprağını bu şekilde hor kullanmayan, gerektiğinde nadasa bırakan, gübreleyen bir çiftçi, belki ilk senelerde diğer çiftçiye oranla daha az kazanacaktır, ama, uzun vadede, toprağının sağlığını koruması sebebi ile, verim ve gelirinde düşme olmayacak, uzun seneler boyunca toprağından yüksek verim elde etmeye devam edecektir. Sonuç olarak, kısa vadede ilk çiftçimiz yüksek gelir elde etmesine rağmen, uzun vadede en çok getiriyi, ikinci çiftçimiz elde edecektir.

Şirketlerin davranışı da işte buna benzemekte. Kimileri en kısa sürede en yüksek karlılığa çıkmak üzere, müşterilerine yatırım yapmayı ihmal etmekte, ama uzun vadede, yüksek müşteri kaybı nedeni ile karlılıkları büyük oranda düşmekte. Kimileri ise, daha ağır adımlarla ve müşteri değerine yatırım yaparak çalışmakta, ve uzun vadede daha çok kazanabilmekte.

Kısacası, yatırımcı değerini kısa vadede maksimize etmeye çalışmak yerine, aynı zamanda müşteri değerine de belli bir yatırımı yaparak, toplam şirket değerini en yükseğe çıkarmaya çalışmak daha doğru bir yaklaşım olarak görülüyor.

Ne dersiniz, sizce de müşterisine yatırım yapan şirket sayısı çok az değil mi? Her iki tipte sizin aklınıza gelen örnekler var mı? Birçok yönetici, sadece bilançoda çıkacak bu yılki karı kurtarabilmek için, müşteri değerini erozyona uğratıp, aslında şirketlerine zarar vermiyor mu?

Tag: , , , ,

Saşırtan İlaç Kutusu


Eşimin bir süredir kullandığı Gyno Ferro Sanol markalı ilaç kutusunda geçtiğimiz gün enteresan bir şey takıldı gözüme. Kutunun üzerinde bazı kabartma karakterler vardı. Sonra bu kabartma karakterlerin körler için geliştirilmiş olan Braille alfabesi ile yazılmış olduğunu fark ettim.

Üretici firmanın bu yazıları kutu üzerine eklemesindeki amacı neydi bilmiyorum ama, böyle bir duyarlılığı ülkemizde görmek çok hoşuma gitti. Düşünsenize bu gibi basit bir ekleme, günlük hayatımızda ne çok objede uygulanabilir ve görmeyenlere ne büyük bir kolaylık sağlayabilir. Ama yok ne yazık ki. Mesela, süpermarkette satılan ambalajlı hemen hemen bütün ürünlerin üzerine bu şekilde markalama yapılabilir. Bu tip bir uygulama, hem bu kurumlarda görmeyen insanların çok kolay şekilde istihdam edilebilmesine, hem de görmeyen insanların günlük hayatlarını biraz daha kolay sürdürebilmelerine olanak sağlar.

Aslında bazı temel ürünlerde, bu uygulamanın kanuni bir zorunluluk haline getirilmesi de düşünülebilir.

Üretici firma Adeka İlaç'ı tebrik ediyorum.


Tag: , , , ,

Pazartesi, Aralık 12, 2005

Tetra Pak


Her gün açtığım süt kutularının kapaklarında yaşadığım bir problem, benim Tetra Pak'ın pazardaki durumu ile ilgili olarak düşünmeme sebep oluyor. Dünyanın en büyük aseptik paketleme sistemi üreticilerinden biri olan Tetra Pak, gördüğüm kadarı ile ülkemizde pazar lideri durumunda. Ama bu durumuna rağmen, birçok ürününde, sürekli olarak problem yaşadığım bir marka. Süt kutuları bunun en güzel örneği. Fotoğrafda da göreceğiniz gibi, bu kutuların plastik kapakları, nedense, kapak için açılmış olan delik ile bir araya gelmekte zorlanıyorlar :-) Bunun sonucu da, kapağın altında yer alan, folyo kapatıcıyı açmaya çalıştığınızda, folyonun ucu elinizde kalıyor. Ondan sonra da, folyoyu bıçak ile delmeye çalışarak işinizi halletmeniz gerekiyor. Bu şekilde üretilmiş kutuların oranı da çok az değil, benim deneyimime göre %10 ile 20 arasında bir oranda bu tip ürüne rastlanıyor. Neden?

Benim düşüncem, pazarda lider konumuna ulaşmış olan Tetra Pak'ın, bu liderlikten kaynaklanan bir rehavet içinde olduğu. Yoksa, bu kadar basit bir problemi çözememelerinin, sizce mantıklı bir açıklaması olabilir mi? Ayrıca, ürünlerinde bu tip problemlerin sıkça yaşandığı TetraPak'ın, neden elle tutulur bir rakibi yok?

Görüşlerinizi ve deneyimlerinizi bekliyorum.

Tag:

Çarşamba, Aralık 07, 2005

Boğaz Köprüleri


Boğaz Köprüleri'mize biraz yazık ettiğimizi düşünüyorum. Dünyada iki kıtayı birleştiren başka köprüler var mı emin değilim, ama sanırım şimdilik başka örneği yok. Bunun çok iyi şekilde turistik ve Türkiye'nin tanıtımı amaçları ile kullanılabileceğini düşünüyorum.

Bir çok yabancı ülkeyi gezme imkanım oldu ve özellikle Avrupa ve Güney Doğu Asya ülkelerinin her fırsatı turistik amaçlarla değerlendirdiğini gördüm. Özellikle Singapur'da, tamamen yoktan var edilen turistik bölgeler/tesisler mevcut. Bizde ise, Ege ve Akdeniz bölgelerinde birçok antik şehir kalıntısı, hala üstünün açılmasını beklemekte :-(

Tekrar Boğaz Köprüleri'ne dönersek, dünyanın en güzel manzaralarından birine sahip bu köprülerde hiçbir turistik tesis yer almamakta. Üstünden yaya olarak geçmek bile mümkün değil. Nedeni de, insanların köprüden atlayıp intihar etmelerini engellemek! Sanki başka şekilde bu mümkün değilmiş gibi, sadece bu sebepten bu kadar büyük bir tanıtım imkanının heba edilmesi doğru değil. 11 Eylül'den sonra belki güvenlik kaygıları da vardır artık.

Ama, bakın bence neler yapılabilir:
  • Köprü yaya girişine açılarak, insanların bu muhteşem manzaranın keyfini çıkartmaları sağlanabilir.
  • Köprünün alt bölümüne yerleştirilecek bir turistik gözlem istasyonunu insanların ziyaret etmesi sağlanarak, kendilerine, bu özel ziyaret ile ilgili sertifika verilebilir. Düşünsenize, hangi turist "Avrupa'dan Asya'ya Geçiş Belgesi" gibi bir enteresan belgeye sahip olmak istemez.
  • Köprülerin altından çalışacak bir teleferik sistemi ile yine bu manzaranın izlenmesi için güzel bir imkan sağlanabilir.
Bunlar benim aklıma gelen en basit çalışmalar. Hepsi için "şu sebepten olmaz" diyerek bahane uydurulabilir belki, ama istenirse bunları yapmanın çok zor olmadığını biliyorum. Örneğin, "zaten trafik felç durumda, bir de köprülere turist akınına ne gerek var" denilebilir. Ama, bu da üstesinden gelinmeyecek bir durum değil.

Siz ne dersiniz?

Tag: , , , ,

Salı, Aralık 06, 2005

Arçelik Notebook Reklamı


Uzun süredir basında yer alan Arçelik notebook tipi bilgisayar reklamları ile ilgili olarak ne zamandır yazmak istiyordum, bir türlü sıra gelmemişti. Bu reklam ile Arçelik ne yapmak istiyor ben anlayamadım. Sanırım Arçelik'in fazla parası var ve anlamsız reklamlar ile harcamayı seviyor. Bu reklam eğer bir reklam ajansının işi ise, kendilerini de bu kadar işe yaramaz bir reklam için müşterilerine para harcatabilmelerinden dolayı kutluyorum.

Reklamda sadece bilgisayarın teknik özelliklerine yer verilmekte, ve bu özellikler de sektör ortalaması olan, tüketiciye yeni birşey sunmayan özellikler.

Arçelik bir bilgisayar şirketi mi?
Eğer Arçelik bu sektörde yer almak istiyorsa, çok daha konsantre ve rekabetçi iş planları ila sahaya çıkmalı. Sadece "bizde de bilgisayar var" diyerek iş yapılan dönemler geride kaldı artık. Diğer bilgisayar markalarına baktığınızda, artık birbirine çok yaklaşan teknolojik özellikler yüzünden, daha çok bir yaşam biçimi pazarlamaya çalıştıklarını görüyoruz. Arçelik ise hala notebook bilgisayar satmaya çalışıyor.

Kanal gücünü kullanmaya çalışmak
Arçelik'in herhangi bir alandaki rekabet üstünlüğünü reklamlarına bir şekilde yansıtması lazım. Eğer herhangi bir konuda rekabetçi olduğunuzu düşünmüyorsanız, o zaman neden boşu boşuna zaman kaybediyorsunuz?

Sanırım Arçelik'in düşüncesi şu: "bu kadar mağazamız var, Tayvan'da bir notebook yaptırıp, mağazalara Arçelik markası ile koysak, taksitle bal gibi satarız". "Fazla strateji-mtrateji uğraşmak istemiyoruz, malı koyarız, alan alır" diyorsunuz. Peki, bu da belki kabul edilebilir, ama, reklamlarınız bari buna hizmet etsin. Hiç düşünmek istemiyorsanız, "12 taksitte, xx fiyata" v.b. bişeyler yazın reklama da bayilerinizin satışına katkıda bulunsun.

Bu reklamın aynısının, dijital fotoğraf makinesi için olan versiyonu da mevcut. Söylediklerim aslında onun için de geçerli.

Not: Bu arada, daha önce de Arçelik ile ilgili burada bir yazım olmuştu, ama Arçelik markası ile ilgili özel bir problemim yok, sadece örnekler bu şekilde gelişti. Yanlış anlaşılmaması için açıklama yapma gereği duydum.

Tag: , , , ,

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun oldum. Sırası ile PEG A.Ş., Alboy A.Ş., Superonline A.Ş, Turk Nokta Net Ltd. Şti. (Turk.Net), Doğan Online (E-kolay) ve İksir A.Ş. (İxir) ve DorukNet'te farklı pazarlama yöneticiliği pozisyonlarında görev yaptım. Şu anda, Markethink markası altında bağımsız pazarlama yönetim ve danışmanlığı servisleri konusunda çalışmaktayım. Bana ulaşmak isterseniz, oner.serdar@gmail.com adresini kullanabilirsiniz.