Salı, Şubat 28, 2006

Kişisel Verileriniz Ne Alemde?


Herhangi bir web sitesine, kendinizle ilgili bilgi verirken tereddüte kapılıyor musunuz? Muhtemelen çoğunuz özellikle web ortamında verdiğiniz bilgilerin kimlerin elinde, ne şekilde kullanılacağını tam olarak bilemediğiniz için, belli bir tedirginlik duyuyorsunuzdur. Aslında haklısınız da, çünkü şu anda verdiğiniz bu bilgilerin kullanımının ne şekilde gerçekleştirilebileceğini belirleyen bir kanun yok. Kısacası, kendinize ait bilgileri korumak için yapabilecekleriniz sınırlı.

Kredi Kartı bilgilerinden ötesi
Çok daha paranoyak şekilde korunmaya çalışılan, kredi kartı ve diğer finansal bilgiler ile ilgili olarak bu konuyu açmadım aslında. Kendinize ait her türlü bilginin, her türlü ortamda, üçüncü partiler tarafından ne şekilde kullanılabileceği konusu şu anda net değil ülkemizde. AB ve ABD'de üzerinde hassasiyetle durulan bu konuda, aslına bizde de bir kanun taslağı hazırlanmış durumda, adı da "Kişisel Verilerin Korunması Hakkında Kanun". Kanun, AB'nin geçerlikteki kanunları ile bir çok ortak madde paylaşıyor. Türkiye, bu konuda Avrupa Konseyi'nin 1981 yılında imzaya açmış olduğu "Kişisel Verilerin Otomatik İşleme Tabi Tutulması Karşısında Bireylerin Korunması”na ilişkin 108 sayılı Avrupa Konseyi Sözleşmesi"ne imza atmış, ancak, hazırlık yapılmış olsa da, henüz pratik olarak uygulanmayı sağlayacak kanun yürürlüğe girmemiş durumda. Avrupa Birliği ise, çalışmalarını sürdürmüş ve önce 1995 yılında 95/46/EC sayılı “Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Serbest Dolaşımı Bakımından Bireylerin Korunması” konulu direktifi hazırlamış, daha sonra da 2002 yılında, "Elektronik İletişim Sektöründe Kişisel Verilerin İşlenmesi ve Mahremiyetin Korunması”na ilişkin 2002/58/EC sayılı direktifi kabul ederek ve 1995 tarihli direktif’in, bilişim teknolojilerinin hızlı gelişmesi karşısında yetersiz kalmasının önlenmesine çalışmıştır. (1)

Bu kadar lafı uzatmak istemiyorum aslında ama, en azından dışarıda ve içeride ne durumda olduğumuzu belirtmek istedim. Benim daha çok vurgulamak istediğim konu, kendimize ait bilgileri bir takım taraflara verirken, bu tarafların bizim bilgilerimizi ne kadar titiz şekilde korumaya çalışacaklarını, hangi şekilde kullanacaklarını da biraz düşünmemiz gerektiği. Henüz kanuni yaptırımların oluşmadığı ülkemizde, bu konuda tarafların iyiniyetli ve gönüllü yaklaşımları önem taşımakta.

Kişisel Bilgilerin Korunması ve Kullanımı
Birçok ABD veya Avrupa kaynaklı web sitesine girdiğinize, sitenin sayfalarının en altında "Privacy Policy" veya "Privacy Statement" şeklinde ifadelere rastlarsınız. Bu linklere tıkladığınızda, bu sitelerin, sizden alacakları kişisel bilgileri, ne kapsamda kullanacakları ve/vaya
saklayacaklarını ifade ettiklerini görürsünüz. Siteye bu metinlerin eklenmesindeki amaç, kullanıcıların bilgilerine ne şekilde değerlendireceğinin açıkça ifade edilmesidir. Çünkü, kullanıcıya bildirerek, kullanım şartlarını belli bir noktaya kadar genişletmeniz mümkündür. Mesela, normalde kanunen kullanıcıdan alınan e-posta adresi, 3. taraflara aktarılamazken, eğer siz bunu açıkça kullanıcıya baştan söylerseniz, bu bilginin aktarımını gerçekleştirebilirsiniz v.b.

Ülkemizde ise, hemen hemen hiçbir web sitesinde bu konudaki ifadelere rastlayamıyoruz. Bazıları ise, sizi üye kaydederken ve/veya ürün satışı gerçekleştirilirken kullanım şartlarını onaylatmaktalar. Ama, bu şartların çoğu, daha çok servis sağlayanın tek taraflı olarak, kanuni bir dayanağı olmadan belirlediği ifadeler.

Sadece Kanuni Değil, Aynı Zamanda Etik Bir Konu
Düzenlemelerin kanunlarla gerçekleştirilmesi gerekmekte tabii ki, ama, ben bunun sadece kanuni bir konu olmanın ötesinde, etik ve güvene dayalı bir konu olduğuna da inanıyorum. Karşılıklı güvenin sağlanmasının çok daha zor olduğu elektronik ortamlarda iş yapanların, bu güveni kazanabilmek için, her türlü konudaki politikalarını açıkça ifade etmeleri gerekmekte. Bir kullanıcı olarak, bu konudaki yaklaşımını açıklamış olan kurumlara karşı daha fazla sempati besliyorum. Gelecekte de, her türlü kanunun düzenlediği bir ortamda olsak bile, sadece kanuni zorunlulukla iş yapanlar ile, bazı şeyleri gönüllü olarak yapanların, dürüst ve etik çalışanların farkının eninde sonunda müşteri tarafından fark edileceğine inanıyorum.

Kaynak: (1) "KİŞİSEL VERİLERİN KORUNMASI HAKKINDAKANUN TASARISI ÜZERİNE ELEŞTİRİLER", Ceylin Beyli, 2004

İlgili Linkler:
Yahoo'nun Privacy Policy sayfası
Amazon.com'um Privacy Statement sayfası
Gittigidiyor.com'un Gizlilik Politikası sayfası

Konuya İlgi Duyanlar İçin AB Mevzuatı ile ilgili bilgi
Ben biraz fikir vermesi için, AB'nin bu konudaki direktifinden, ana başlıkları aşağıda özetliyorum:

Genel Kurallar
  • Veri, iyi niyetli ve kanunlara uygun şekilde işlenebilir.
  • Veri, belirli amaçlarla, kanuna uygun şekilde toplanabilir ve bu amaca uygun olarak kullanılabilir.
  • Veri, kullanım amacı ile ilgili ve gerekli kapsamda olmalıdır.
  • Veri, doğru olmalı ve gerekli olduğu durumlarda güncellenmelidir.
  • Veri kayıtlarını tutanlar, veri sahiplerinin, bu kayıtlara erişimi, silmesi veya hatalı bilgiye ulaşımı engelleyebilmesi için gerekli önlemleri almak zorundadırlar.
  • Bireysel tanımlamaları içeren veriler, gerekli olduğundan daha fazla elde tutulamazlar.
  • Direktif, uygulama için her ülkede bir üst kurumun görevlendirilmesini gerekli kılmakta, ve buna ilgili maddelere de yer vermekte.
Veri hangi durumlarda işlenebilir
  • Veri sahibinin bilgilendirildikten sonra, açıkça ve belirlenebilir şekilde onay verdiği durumlarda.
  • Veri sahibinin talep ettiği bir sözleşmenin gerçekleştirilebilmesi için, bilginin işlenmesinin gerektiği durumlarda. Örnek olarak, bir satış sözleşmesini takiben, fatura hazırlanabilmesi için gerekli bilgilerin işlenmesi.
  • İşlemin yasal bir zorunluluk olduğu durumlarda.
  • Veri sahibinin hayati tehlikeye maruz kaldığı durumlarda, kişinin hayatının korunabilmesi için gerekli işlemlerde. Örneğin, veri sahibinin geçirdiği bir trafik kazası sonucunda bilincini yitirdiği, ama hayati kararların sağlık personeli tarafından alınması gerektiği durumlarda.
  • İşlemin gerçekleştirilmesi kamu yararını gerektiriyorsa veya işlem resmi makamlar tarafından (devlet, vergi, polis v.b.) gerçekleştiriliyorsa. (Bu madde ile ilgili detaylı şartlar direktifte mevcut)
  • Veriyi işleyen tarafın, bu konuda kanuni yetkisi olması durumunda. Ancak, bu durumda da işlem veri sahibinin temel haklarını ve özelini saklayabilme hakkını ihlal etmemelidir.

Hassas Bilgiler
Irk ve etnik kökene ait bilgiler, politik fikirler, dini ve felsefi inançlar, ticari üyelik bilgileri, sağlık ve cinsel tercihe ait bilgilerin kullanımı ve işlenmesi çok sıkı koruma altına alınmış durumda. Prensip olarak bu bilgiler, özel durumlar haricinde tutulamıyor ve işlenemiyorlar.

Bu konudaki detaylı AB sayfasına ulaşmak için, tıklayın.

Tag: , , ,

Pazartesi, Şubat 27, 2006

Örümcek Adam'ın Siyah Kostümü ve Film Endüstrisi!


Dün haberlerde Örümcek Adam'ın yeni çekilen üçüncü bölümünde, ünlü kahramanın siyah bir kostüme sahip olacağını duydum. Hemen aklıma bunun nedeninin ne olabileceği geldi. Açıkçası Örümcek Adam fanatiği değilim ve orjinal kitaplarda böyle bir kostüm var mıydı bilmiyorum, ama bir arkadaşım, siyah kostümün orjinal kitaplarda da yer aldığından bahsetti.

Filmlere bağlı satış
Bana göreyse bu durum, ünlü kahramanın hayranı olan çocuklara daha fazla Örümcek Adam kostümü ve oyuncağı satmak için yapılmış bir hareket. Zaten yaklaşık son 10-15 senedir, bu konuda çocukların zaafiyeti sonuna kadar kullanılmakta. Yeni bir film vizyona girer firmez, hemen oyuncak mağazalarında o filme ait kahramanların oyuncakları v.b.nin satışı başlamakta. Genellikle ne pahalı, ne ucuz olan bu oyuncaklarsa, anne ve babaların çocuklarının dırdırından bir an önce kurtulabilmeleri için, ilk fırsatta alınmakta. Ancak, piyasada satılan bu küçük oyuncakların, ortalama 10-15 YTL'den satılması durumunda bile, bu ürünleri Çin'de tanesi belki 3-5 sente yaptırtan lisans sahibi kurumlara, belki de filmin karına yakın kar sağladıklarını düşünmek yanlış olmuyor.

İşte bu sebeple, Örümcek Adam'ın yöneticileri de Siyah/Kırmızı kostüm ve oyuncakların satışının 2. filmle birlikte pek de fazla artmadığını görmüş olmalılar ki, 3. filmde bu gelirleri garantiye alacak bir hareket yapma ihtiyacı duydular.

Film Endüstrisi!
Evet, ne yazık ki, film yapımı bir endüstri. Özellikle de ABD kaynaklı filmlerin, artık tamamen ticari kriterlere göre hazırlandığı görülmekte. Yani kar maksimizasyonu, yapılan her filmde ilk düşünülen konu olmakta. Bana göreyse, bir çok sanat dalı gibi, sinema sanatının başarılı yapımlar çıkartabilmesi için, ticari kaygıların daha geri planda olması gerekiyor. Filmlerden kar edilmesin demiyorum, ama sadece karın maksimizasyonu düşünülerek gerçekleştirilen filmler, bir süre sonra kabak tadı vermeye başlıyor. Artık çoğu film, sadece görsel efektler ve aksiyon sahneleri için seyredilkmekte. 18-35 yaş arasında ve ABD'li ortalama tüketici gözönüne alınarak yapılan filmlerin çoğu, artık doğal olarak bana hiç hitap etmiyor. Zayıf senaryolu, büyük bütçeli, bol reklamlı fimlerden artık kaçar oldum. Ne zaman bir filmin çok reklamı yapılsa, ona çok şüphe ile yaklaşmaya başladım.

ve Sinema Sanatı
Artık ABD'li filmlerin %95'ini sinema sanatına dahil olarak görmüyorum. Her zaman için Avrupa filmlerini ABD filmlerine tercih etmişimdir. Ama son dönemde, artık bu eğilimim daha da yoğunlaştı. Ayrıca, film yapımına henüz bir endüstri olarak bakmayan, hala sanat için film yapmaya çalışan (belki de kendilerini ıspatlamak için) uzakdoğulu yapımcıların filmleri son dönemde bana büyük zevk vermekte (dövüş sanatları filmlerinden bahsetmiyorum :-)) Özellikle Japon ve Kore'li yapımcıların son dönemde çok başarılı filmlerini izledim. Bunlardan ilk aklıma gelen Chan-woo Park'ın yönettiği Oldboy. Biraz şiddet içerse de, büyük bütçeli, içeriği zayıf ABD filmlerinin tersine, güçlü bir senaryoya sahip. Benzer başka bir film de Ji-woon Kim tarafından yönetilen "A Tale Of Two Sisters", sonuna kadar merak ile izlemeye devam ediyorsunuz. Aslında benzer çok film var ama, şu anda aklıma gelenler bunlar. Eğer bol aksiyona değil de, sinema sanatına meraklıysanız, size de uzakdoğu sinemasını incelemenizi tavsiye ederim.

Tag: , , , ,

Cuma, Şubat 24, 2006

Akıllı Anahtar


Bankacılık işlemlerimde mümkün olduğunca Garanti'yi tercih ediyorum. Bunun en önemli sebebi, Garanti'nin birebir pazarlama konusundaki son derece başarılı uygulamaları. Bu uygulamaların bir yansıması da tabii ki garanti.com.tr oluyor. Neyse, sözü çok uzatmayayım, Internet'in son günlerde gittikçe tehlikeli bir ortam olmasından dolayı, Şifrematik'imi de ilk çıktığında hemen aldım ve kullanmaya başladım. Bilmeyeniniz yoktur ama, Şifrematik, Internet şubesini her kullanışınızda geçici ve bir defa kullanım için bir şifre üretmekte. Her girişinizde, Şifrematik'in ürettiği yeni şifreyi kullanmanız gerekmekte. Kısacası, şifre/kimlik çalınması ihtimaline karşı en iyi yöntemlerden biri.

Koçbank çözümü: Akıllı Anahtar
Bu konuda eşime de bir an önce Internet bankacılığı için benzer bir şifre üretici almasını önermekteydim. Eşim de bu önerimi dinleyip, banka hesaplarının olduğu Koçbank'tan talebini gerçekleştirmişti. Uzun bir süre sonunda, geçtiğimiz gün "Akıllı Anahtar"ı eline geçti. Eşim, genellikle tecrübeme güvenerek, bu tip ürünlerin ilk denemesini benimle beraber yapar. Sonuç olarak, Akıllı Anahtar'ımızla ilk deneme için bilgisayarın karşısına beraberce geçtik. Akıllı Anahtar'a Koçbank pazarlaması şık bir teneke kutu yaptırmış. Neyse, kutuyu açtık ve karşımıza Akıllı Anahtar çıktı. İlk anda kutunun içinden herhangi bir açıklama çıkmamış gibi geldi ve emin olmak için, kutunun içindeki dolgu süngerin kaldırdım, altına baktım, ama sonuç aynıydı. Şık teneke kutunun içinde, kullanıcının bu anahtarı ne şekilde kullanacağını anlatan herhangi bir açıklama yoktu.

Biz bunun üzerine, herhalde akıllı anahtar şu anda kullanıma hazırdır dedik ve bastık düğmesine, ekranda şifremiz belirdi. Hemen Internet şubesinde ilgili bölüme şifremizi girdik ve giriş tuşuna tıkladık. Ama şifremiz kabul edilmedi. Bu sefer aklımızdan şu geçti "herhalde Internet şubesine girip bir aktivasyon işlemi yapmak gerekecek?" Hemen şubeye eski şifremizle girmeyi denedik, ve başarılı olduk. Daha sonra şubedeki Akıllı Anahtar ile ilgili bölüme girdik ve bir aktivasyon bölümü aradık. Bulduk da. Ama işin ilginç tarafı, web sayfasında belirtilen ve görüntülenmesi gereken "aktivasyon" butonu bir türlü bizde görüntülenmiyordu ve geldiğimiz yere devamlı geri dönüyorduk. Kısacası bir kısır döngü içerisindeydik ve çıkamıyorduk. Neyse, sonuda bari Koçbank'ın destek hattını arayalım dedik. Ama sorumuz gece çalışan personelin bilmediği bir konu olduğu için, gündüz aramamız istendi. Bugün eşimle konuştum, ve gündüz arayarak problemini iletmesine rağmen, hala konunun bir çözüme ulaşamadığını bana anlattı.

Bu arada, Koçbank'ın web sitesinde yer alan Akıllı Anahtar kullanımı ile ilgili yardım sayfalarında da epeyce bir gezindik, ama, demoda bahsedilen aktivasyon bölümünün web sitesinde yer almadığını hayretle gördük. Diğer açıklamalar da kafa karıştıtıcıydı ve birbirini tutmuyordu.

Kendini Kullanıcı (Müşteri) Yerine Koyamamak
Lafı biraz uzattım ama, aslında, anlattığımdan da uzun sürüyor yukarıdakiler.
Sonuç olarak söyleyeceğim şudur: Birçok kurum rekabet baskısı ile bazı ürünleri alelacele piyasaya sürüyor, ama bu ürünlerin müşteri deneyimlerinin ne şekilde gerçekleşeceğini düşünmüyorlar bile. Koçbank'ın ilgili personeli, biraz düşünerek küçücük bir kullanım kılavuzunu kutunun içine ekleselerdi, biz bu kötü deneyimi yaşamayacaktık. Ama, dediğim gibi, mühim olan bazen müşteriye servis sunmak değil, rekabeti yakalamak olunca, işin kalitesi de doğal olarak düşmekte. Koçbank'ın rekabete cevabı, şık teneke kutu ile sınırlı kalmıştı maalesef.

Internet ve teknoloji konusunda bu kadar deneyimi olan bir kişi bile bu işi beceremiyorsa, normal vatandaşın sizin servislerinizi kullanmasını nasıl beklersiniz ki? Koçbank'ın herhangi bir yöneticisi bu sistemi kullanmayı deneyip, aksaklıkları görmüyor mu? Yoksa bu durum sadece bizim başımıza mı geldi?

Yazık diyorum, bu kadar reklam ve hazırlık, basit eksiklikler yüzünden kullanılamaz hale geliyor.

Merak ediyorum, bizim maceramız nasıl sonuçlanacak?

Sizin aynı konuda iyi/kötü deneyimleriniz varsa, paylaşırsanız sevinirim.

Çarşamba, Şubat 22, 2006

Web Pazarlamanın Neresinde?

Çoğu pazarlamacı için "web sitesi", pazarlama aktivitelerini gerçekleştirdiği "diğer bir mecra"dan farklı bir şeyi ifade etmemekte. Pek çok pazarlamacı ise, web'in sadece "diğer bir mecra" olmadığının en azından içgüdüsel olarak farkında. Aslında ben web'in ve Internet'in bildiğimiz pazarlamayı kökten değiştirdiğine inanan pazarlamacılar grubundanım. Pazarlama için iki dönemden bahsedilmesi gerekseydi, bu iki dönemin adları Internet Öncesi ve Internet Sonrası olarak belirlenebilirdi herhalde.

Internet öncesi pazarlamanın nasıl bir şey olduğunu zaten hepimiz biliyoruz. Ama, Internet Sonrası pazarlamada gerçekten neler değişti? Web pazarlama için ne anlam taşıyor?

Pazarlama'nın Reklam'dan Çok Daha Ötelere Geçmesi
Internet Öncesi pazarlamada, genellikle reklam aktiviteleri en önemli aktivitelerdi ve neredeyse pazarlama ile eş anlamlı olarak anılmaktaydılar. Tabii ki biraz abartıyorum ama, durumun bundan çok da farklı olmadığına çoğunuz katılırsınız herhalde. Internet Sonrası pazarlamada ise, pazarlama aktivitelerinin içinde reklam'ın, veya bildiğimiz anlamdaki direkt reklamın etkisinin giderek azaldığını görmekteyiz. Bir şirketin web sitesi, reklam ve tanıtım amaçlı kullanılırken, tabii ki pazarlama fonksiyonuna katkıda bulunmaktadır. Ama, bu web sitesi, direkt olarak pazarlama dışındaki müşteri desteği, işortakları ile iletişim gibi diğer fonksiyonları da gerçekleştirmektedir. Bu foksiyonlar, her ne kadar normalde pazarlama dışındaki aktiviteler gibi gözükseler de, günümüzde pazarlama fonksiyonunu destekleyen unsurlar olarak ortaya çıkmaktalar. Bir kurumun, müşterilerine veya potansiyel müşterilerine web üzerinden (ve diğer iletişim kanalları üzerinden) sağladığı servislerin toplamı da, pazarlama aktivitelerinin içinde yerini almış durumda. Çünkü, müşteri gözünde siz diğer mecralardaki aktivitelerinizi ne kadar iyi yaparsanız yapın, webdeki yüzünüz zayıfsa, geleneksel mecralardaki aktivitelerininizin müşteri gözündeki değeri de düşmekte.

Web'de Yaptığınız Herşey Pazarlamanızın Bir Parçası!
Sonuç olarak, webde gerçekleştirdiğiniz aktiviteler, direkt pazarlama aktivitesi gibi gözükmese bile, aslında pazarlamanızın bir parçası haline gelmekteler. Bu sebeple, bütün pazarlama yöneticilerinin de kurum web sitelerinin her bölümünü, bu gerçeği akılda tutarak didik didik etmeleri, bu ortamda yapılan işler teknik gibi gözükse de, web sitesinin yönetiminde mutlaka en ince ayrıntısına kadar söz sahibi olmaları gerekmekte.

Tag: , , , ,

milliyet.com.tr haber


Bugün milliyet.com.tr'deki bir haber başlığı şöyleydi:

"Faciaya 200 metre!
Patlayınca ateş topuna dönüşen gazyağı yüklü gemi Boğaz'da arızalanıp sürüklendi. Gemi, Dolmabahçe Sarayı'na 200 metre kala durduruldu"

Daha sonra merak edip haberi okumaya devam etttiğinizde ise, aşağıdaki bilgiye ulaşıyordunuz:

"Liberya bandıralı 86 bin ton gazyağı (kerosen) yüklü tanker, İstanbul Boğazı'ndan geçerken dümen arızası nedeniyle sürüklendi. Demir atan tankerin Dolmabahçe Sarayı önünde durabilmesiyle facia kıl payı atlatıldı. Uzmanlar, geminin taşıdığı yakıtın patlaması halinde ateş topuna dönüşerek büyük bir yangına neden olabileceğini söylediler."

Bunun üzerine ben fazla birşey söylemek istemiyorum. Ya haber metinlerini yazanların dikkatsizliğinin eseri, ya da, insanların dikkatini basit şekilde çekip, haberi okutmaya yönelik bir uygulama. Her iki durumda da Milliyet gibi, nispeten saygın denebilecek bir yayın organına yakışmıyor. Son dönemde milliyet.com.tr'de bu tip durumlara çok fazla rastlanıyor.

Haber sayfasına ulaşmak için tıklayın.

Tag: , ,

Salı, Şubat 21, 2006

Volkswagen'in Platform Başarısı


Volkswagen'in son yıllarda dünyanın en büyük otomotiv üreticileri arasına girmesinde bence verimlilik önemli rol oynuyor. Bu verimliliği elde etmelerindeki en önemli etken de, platform yapılandırmasını çok akıllıca kurmuş olmaları. Birçok tüketici için, aşağıdaki otomobiller çok farklı anlamlar ifade etseler de, aslında hepsi aynı platformu paylaşmakta. Bakın VW'nin A platformunda hangi araçlar var:
  • VW Beetle
  • VW Touran
  • Audi A3
  • VW Caddy
  • SEAT Altea
  • VW Golf
  • Skoda Octavia
  • SEAT Toledo
  • 2006 VW Jetta
  • 2006 SEAT Leon
  • 2008 VW small crossover SUV
İşte size, birbirinden tamamen farklı müşteri segmentlerine seslenen, 11 farklı araç, ve bu 11 aracın hepsi de aynı altyapıyı paylaşıyor. Yani, aslında hepsinin şasesi birbirbiri ile aynı. Hatta çoğunun motorları, amortisörleri, klima kumanda düğmeleri, sinyal kolları, koltukları, diferansiyel sistemleri, şanzımanları v.b. birbiri ile ortak.

Farkı yaratan ambalaj!
Evet, aslında en önemli fark ambalajdan ve pazarlama stratejisinden kaynaklanmakta. Yani aracın kaportası, rengi, jantları, deri döşemesi, kokpitteki ahşap kaplama veya plastik kaplama ve diğer elektronik/güvenlik sistemleri ile ilgili.

Volkswagen'in stratejisi, aslında birçok sektörde uygulanan bir strateji. Ama, ben otomotiv sektöründe bu kadar farklı marka ve modele altyapı oluşturan bir platfomu daha önce duymamıştım.

Avantajlar
VW grubunun benimsediği bu strateji bence bir çok artıya sahip. En önemli artı, daha önce belirttiğim verimlilik ve yatırımın karşılığının çok daha iyi alınması. Dolayısı ile, daha çok karlılık, daha rekabetçi yapı demek. Ayrıca, bu yaklaşımın, platfom çapında oturtulan kalite seviyesinin çok daha iyi korunması ve sonuç olarak da, problemsiz ürünler, memnun müşteriler yaratacağını düşünüyorum.

VW'nin orta sınıf otomobillere ait A platformu ile ilgili verdiğim bu örnek, daha üst ve alt sınıftaki otomobil platformları için de gerçerli.

Kısacası, VW grubu, bir model tasarladıktan sonra, çok akıllıca şekilde, bu model üzerine çok farklı marka ve modelde araç üretimi gerçekleştiriyor. Pazarlama ve yönetim stratejisi anlamında, bir çok sektöre uygulanabilecek, çok iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.

VW araç platformları için Wikipedia'yı ziyaret edebilirsiniz: Tıklayın.

Tag: ,

Salı, Şubat 14, 2006

Aşırı Reklam

Sizce bazı markalar, reklamın dozunu biraz kaçırmıyorlar mı? Ben buna o kadar fazla rastlıyorum ki, beni son derece rahatsız etmeye başladı. Örneğin son dönemde radyoda veya TV'de Fortis'in reklamını görmeden geçirdiğiniz bir 20 dakika oldu mu?

Peki acaba bu kadar reklamın, gerçekten nasıl bir faydası oluyor, bunun optimizasyonu ile ilgili bir çalışma yapılıyor mu? Etkinliği zaten sınırına dayanmış bir kampanyada, reklama devam mı ediliyor?

Amaç ne?
Reklamın amacının ne olduğu da, kampanya ile ilgili kararların verilmesinde etkili olmalı. Sadece marka bilinirliği sağlamak için yapılan kampanyalarda, özellikle de markanın yeni olduğu dönemlerde, yoğunluğun yüksek olması anlaşılabilir. Ancak, marka bilinirliği belli bir noktaya ulaştıktan sonra gerçekleştirilecek reklamların, amacının çok iyi belirlenmesi ve uygun bütçe/frekans ile gerçekleştirilmesi gerekmekte. Her marka ve ürünün kendine özgü tüketici davranışları olabilir. Örneğin, Coca-Cola herkesin bildiği bir marka/ürün olmasına rağmen, düzenli reklam ile tüketimi tetiklemesi gerekmekte. Ama, bu yapılırken, reklam harcamasının 10 milyon USD mi, yoksa 20 milyon USD mi olmasına nasıl karar vereceksiniz? Yaptığınız reklam harcamasından daha fazla satış geliri elde edebileceğinizi nasıl bileceksiniz? İki bütçe arasında %100 farklılık var.

Marjinal faydanın düşüşü
Herşeyde olduğu gibi, reklamın da miktarı arttıkça, belli bir yerden sonra, eklediğiniz her USD'nin, kendisinden bir önce eklenen USD'den daha az fayda sağladığı bir noktaya erişmektesiniz. Ve bu fayda, eklenen her USD ile daha da düşmekte. Hatta bence bir yerden sonra, tüketicilerde antipati yaratması sebebi ile, (-) değer oluşturmaya bile başlayabilir. İşte reklamverenlerin ve ajansların, bu noktanın neresinde olduklarını bir şekilde ölçmeye çalışmaları gerekmekte.

Ajansın önemi
Bütün bunlar gerçekleştirilirken, reklam ajanısının da önemi ortaya çıkmakta. Bir ajans, müşterisi ne kadar fazla reklam çalışması gerçekleştirirse, o kadar çok komisyona hak kazanmakta. Kısacası, doğrusal bir faydaya sahip. Bu nedenle, ajansların müşterilerini yanlış yönlendirme ihtimalleri mevcut (hepsinin böyle davrandığı gibi bir düşüncem yok tabii ki).

Ölçümleme ve sağduyu
Bu kararların verilebilmesi için, ölçümleme ve tecrübeli kadroların sağduyusunun önemine inanıyorum. Müşterinin bütçesi ne kadar büyük olursa olsun, etkinliği tam bilinmeden yapılan reklamların, uzun vadede müşterinin (reklamverenin) kaybına neden olacağını unutmamak lazım.

Özellikle ajanslarda görev yapan arkadaşlarım, sizin bu konuda tecrübeleriniz ve bilginiz varsa, bu yönde ne gibi çalışmalar yapıldığını paylaşırsanız sevinirim.

Tag: ,

Çarşamba, Şubat 08, 2006

İpana'nın Tarihi


İpana diş macunu markasını Türkiye'de hepimiz biliyoruz. Hatta, diş macunu denince bir neslin aklına ilk gelen isim budur herhalde. Peki İpana'nın, 1915 yılında ABD'de piyasaya sürüldükten sonra, çok satan bir marka olduğunu, ama şu anda Türkiye'den başka bir yerde üretilip pazarlanmadığını biliyor muydunuz?

Benim elde ettiğim bilgilere göre, İpana 1915 yılında Bristol-Meyers tarafından piyasaya sürülmüş ve kısa sürede en çok satan markalardan biri olmuş. 1936-1945 yılları arasında ise, İpana ABD'nin en çok satan diş macunu markası olmuş.

Aradan geçen zamanda, marka yaşlanmış ve 1968 yılında Bristol-Meyers bu marka altında üretimi sonlandırmış. Bir yıl sonra, iki ABD'li işadamı, markayı satın alarak yeniden piyasaya sürmüşler, ama ne yazık ki, bu girişim pek başarılı olmamış ve 1973 yılında İpana üretimi yine sonlanmış.

Bu dönemde, markanın Türkiye'de Eczacıbaşı tarafından üretildiğini biliyoruz. Ama yaptığım araştırmalarda, Türkiye'de piyasaya sunulma tarihine rastlayamadım. 1991 yılında ise, Eczacıbaşı, markayı satın alan P&G ile ortak üretim/satış anlaşması gerçekleştirmiş. Şu anda benim bildiğim kadarı ile ürünler Eczacıbaşı tarafından üretilmekte ve P&G tarafından pazarlanmakta.

ABD'de zamanında çok başarılı olan bu markanın, şimdi sadece Türkiye'de üretilip satılması bana enteresan gelmekte. Markaların coğrafi olarak ne kadar farklı pozisyonlara gelebileceklerine güzel bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Sizin İpana ile ilgili bir bilginiz varsa, paylaşırsanız sevinirim.

Tag: , , ,

Farklılaşmayı başarmış bir bilgisayar


Panasonic bir bilgisayar üreticisi olarak aklıma gelmez nedense. Ama buna rağmen, bir alan var ki, o zaman bilgisayar dendiğinde aklıma Panasonic gelir. Bu alan, endüstriyel alanlarda kullanılacak taşınabilir bilgisayarlar (kısaca notebook diyeceğim) alanıdır. Rekabetin çok yoğun olduğu notebook bilgisayarlar alanında, Panasonic kendine çok güzel bir yer edinmiş durumda.

Sağlam, arazide kullanılacak tipteki bilgisayarlar, aslında niş bir pazar gibi gözükse de, Panasonic bu pazarda karlı bir pozisyon almış gibi gözüküyor. Panasonic bu alanda Toughbook markasını kullanmakta. Ürünlerin en önemli özelliği, arazi şartlarında veya üretim alanlarında zor şartlar altında kullanılabilecek şekilde üretilmiş olmaları. Normal bir notebook'un bir günde hurdaya ayrılabileceği ortamlarda, Toughbook'lar sorunsuz şekilde senelerce kullanılabiliyorlar.

Fiyatı yüksek bile olsa, müşterisinin, bu yüksek bedeli ödemeye hazır olduğu çok başarılı ürünler bence Toughbook'lar. Her ne kadar Ar-Ge maliyetleri yüksek de olsa, Panasonic'in bu farklılaşma ile hem iyi bir gelir elde ettiğinden, hem de marka imajına katkıda bulunduğundan şüphem yok.

Tag: , , ,

Salı, Şubat 07, 2006

Sinemalar ile ilgili bir (de benden) yazı

Farketing blogunda gördüğüm "Sinema salonları boş mu kalmalı?" başlıklı yazı, benim de birçok defa düşündüğüm bir konuyu aklıma getirdi. Biraz kopya çekerek de olsa, ben de aklımdan geçenleri yazayım dedim. Can bey yazısında özetle, sinema salonlarında uygulanan fiyatların, talebe göre belirlenmesi ve böylece, boş salonların daha fazla doldurulabilmesi konusuna değinmiş. Benim aklımdan geçense hep şu olmuştur: Ülkemizdeki salonlarda, salonun neresinden bilet alırsanız alın, aynı ücreti ödersiniz. En arka, orta veya en ön sıra olması fiyatı değiştirmez. Halbuki, birçok durumda, insanlar, sinemanın iyi koltukları için, daha fazla para ödemeye razıdırlar. Aynı şekilde, parası biraz az olan kişiler de, filmi nispeten daha kötü bir koltuktan da izlemeye razı olabilirler. Mesela sinemada en öndeki koltukların %80-90 durumda boş olduklarını görürüm, bu koltuklar ancak çok önemli gala günlerinde v.b. dolarlar. Bu şartlarda bu koltukların dolma ihtimali de bence pek yoktur zaten, çünkü sinemaya biraz geç ulaştığı için insanlar filmi 1. sıradan, boyunları tutularak ve diğerleri ile aynı ücreti ödeyerek seyretmek istemeyecekler, bunun yerine ya başka filme gidecekler veya bir sonraki seansı bekleyeceklerdir. Ama bu koltukların fiyatı normalden daha düşük olsa, en azından bazı kişiler, bu eziyetin bedelinin ödendiğine ikna olup, satın almayı düşünebilirler.

Sinemacılar ise, normal zamanda bu koltukları dolduramamanın rahatsızlığını yaşamazlar. Veya, en iyi bazı koltukları premium bir fiyata satabilecekken ve sinema ağzına kadar dolu da olsa, aynı fiyattan satışa devam edilir.

Bir problem de sinemalardaki reklamlar ve ücretler
Son dönemde artık sinemaya çok önemli film olmadıkça gitmiyorum. Bunun en önemli sebeplerinden biri de, sinemacılar tarafından enayi yerine koyulmamız. Neden mi? Çünkü, özellikle İstanbul'da sinema biletlerine ödenen ücretler, neredeyse ABD'deki ücretlerle yarışır seviyede. Genelde 12-13YTL civarında ücret talep ediliyor. Bu ücret, yaklaşık 10 USD'ye denk geliyor ki, NewYork'taki iyi bir sinemada da 7-10 USD civarında ödemeniz gerekir. Aslında, beni rahatsız eden ücretin seviyesi değil, bu ücreti ödemeye razı olmamıza rağmen gördüğümüz muamele. Nasıl bir muamele mi? Şöyle ki, film başlamadan önce yayınlanan reklamlara artık dayanmak neredeyse imkansız hale geldi. Fragmanlardan bahsetmiyorum, onları izlemek zaten sinema seyircisinin beklentisidir, ama, ticari olarak sinemaların aldığı reklamlar bugün 15-20 dakikadan az olmuyor, buna fragman süresi 15-20 dakikayı da eklerseniz, filme ulaşmak için en az yarım saat - 40 dakikayı geçirmeniz gerekiyor.

Sinema TV değildir!
TV'lerde izlemeye alışık olduğumuz şekli ile reklamlara sinema salonlarında yer verilmeye çalışılması, üstelik bilet fiyatları bu kadar yüksekken buna kalkışılması, bence sinema izleyicisine yapılan büyük bir terbiyesizliktir. İnsanların birçoğunun sinemaya gelme sebebi, TV'deki yoğun reklam bombardımanından kurtulup, rahatça bir film izlemektir. Bu insanlar bunun için para ödemektedirler. Eğer, siz bu insanlara zorla yarım saat reklam seyrettirmeye çalışırsanız, o güzelim sinema seyircisini bir süre sonra el feneri ile aramaya başlayacağınızdan emin olabilirsiniz.

Tag: , ,

Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun oldum. Sırası ile PEG A.Ş., Alboy A.Ş., Superonline A.Ş, Turk Nokta Net Ltd. Şti. (Turk.Net), Doğan Online (E-kolay) ve İksir A.Ş. (İxir) ve DorukNet'te farklı pazarlama yöneticiliği pozisyonlarında görev yaptım. Şu anda, Markethink markası altında bağımsız pazarlama yönetim ve danışmanlığı servisleri konusunda çalışmaktayım. Bana ulaşmak isterseniz, oner.serdar@gmail.com adresini kullanabilirsiniz.