Salı, Ocak 29, 2008

Türkiye reklamı

Sanırım CNN'i izliyordum. Baktım Türkiye'den görüntüler akmaya başladı, klasik Peribacaları, Sultanahmet ve dansöz, oryantal havalı bir müzik eşliğinde :-)

Neyse, bunlara benim pek sözüm yok, doğrudur, yanlıştır ayrı mesele. Ama, benim dikkatimi çeken bütün reklam boyunca tek kelime edilmemesi. Sadece reklamın sonunda "Turkey Welcomes You" sloganı yazı ile görüntülenmekte.

Neden bütün reklam boyunca tek kelime edilmez, reklamın sonundaki slogan niye sözlü olarak ifade edilmez anlamıyorum. Reklam filmi üretenler, hele ki bir ülkenin reklamının yapıldığı bir videoyu üretenlerin, insan bilinçaltının nasıl çalıştığı ile ilgili de biraz bilgisi olması gerekmekte. Eğer biliyorsa da, bunu uygulaması gerekmekte. Başarılı reklam sadece görüntülerden ibaret olamaz, insanların mümkün olan tüm duygularına seslenmeniz gerekir. Mecranız TV ise, neden sadece görüntülerle sınırlıyorsunuz kendinizi? Sloganınızı ve/veya mesajlarınızı sözlü olarak da iletin ki, insanların kulaklarına da yerleşşin bir şeyler. Cıngılınız çekici ve hatırlanabilir olsun ki, böylece insanların bilinç altı da sizi duymaya başlasın. Bu konuya Sözsüz TV Reklamları adlı yazımda da değinmiştim.

Neden Türkiye'nin sloganı hep değişiyor?
Türkiye'nin sloganı o kadar çabuk değişmekte yetişmek imkansız. "Turkey welcomes you", "Magnificent Turkey", "Welcome Home"... Nedir bu acele? Sloganımız en önemli stratejik bileşenimiz olması gerekirken, her yıl (sanırım) reklam ajansının beğenisi dahilinde değişmekte. Bu konu daha ciddiye alınmalı ve uzun vadeli bir stratejik hedef doğrultusunda slogan belirlenmeli düşüncesindeyim. Bu konuya Başarılı Sloganlar adlı yazımda değinmiştim.

İşte size bir örnek videomuz (bahsettiğim videonun tam aynısını maalesef bulamadım):




Bir de başarılı bir örneğe bakalım
Evet, bı kadar eleştirdikten sonra, bir de başarılı örnek vermek gerekmekte. Bence son yılların en başarılı turizm tanıtım örneği Malezya'nın yaptığı. Slogan yıllardır değişmedi: Malaysia, truly Asia! Videoları izlediğinizde, müziğin de yıllardır değişmediğini ve cıngılın hemen hemen hep aynı kadığını görüyorsunuz. Yabancı TV kanallarını izliyorsanız, Malezya videosunu ve sloganını hatırlamamanız imkansız gibi bir şey. İşte size bir örnek:



Evet, Malezya reklamını, kör, sağır ve dilsiz bile olsanız kaçırmanız mümkün değil. Bizimkini ise, mutlaka TV başında ve sonuna kadar izlemelisiniz ki, neden bahsedildiğini anlayın.

Bu yazıyı yazmama sebep olan Selim beyin çok detaylı ve güzel yazısına ulaşmak için tıklayın: Kes yapıştır, tak takıştır, Türk turizmini yatıştır!

Pazartesi, Ocak 21, 2008

Reklam ajansları dikkat, sizi kandıranlar var!

Bu benim başlığım değil. Gazeteport'ta, Yavuz Semerci bugünkü yazısının başlığını böyle atmış. İşte Yazuz Semerci'nin yazısı aşağıdaki gibi başlıyor:

"Öncelikle belirtmeliyim. Bu diziye başlamamıza yol açan (anlatacağız) birkaç olay yaşadık. Bizi şaşırtan, üzen gelişmeler üzerine konuyu topluca incelemeye karar verdik.
İnternet üzerinden habercilik yapan Gazeteport son 4 aydır okuyucu ile buluşuyor. Henüz tanıtım kampanyasına başlamadık. Buna rağmen şimdiden 20 bin aktif abonesi olan, günlük 40 bin kişinin ziyaret ettiği bir internet gazetesi olduk. Elbette amacımız kısa süre içinde 100 binin üzerine çıkmak. Bir yandan bağımsız bir gazetecilik yapmak, diğer yandan internet reklam pastasından hak ettiğimiz yeri almak için mücadele ederken, bu piyasada kurulan ve manupülasyona açık yapının deşifre edilmesini de görevlerimiz arasında saydık.
Gördük ki, ortada birbirleriyle ilişkisi olan (ama ilişkileri yokmuş gibi davranan) bazı şirketler var ve bunlar reklam verenler ile reklam ajanslarını kendi çıkarları doğrultusunda kandırıyor… Bu sistemden nemalanan veya bu sisteme başkaldıramadığı için boyun eğen pek çok internet yayıncısı var. Onları suçlamıyoruz.
Ancak görevi kamuoyunu doğrudan yana bilgilendirmek olan Gazeteport, sistemin ağababaları tarafından yapılan “sessiz kalın, reklam verenlerde güvensizlik yaratmayın” çağrısına bu diziyi başlatarak yanıt veriyor.
Elbette olaylar, kişiler ve kurulan şirketler bu dizide yer alacak. Ve şundan emin olun ki, bu diziyi pek çok internet sitesi kullanmayacak. Yalnız kalacağız. Buna rağmen reklam verenlerin kandırılmasına yönelik kurulmuş sistem ile mücadelemiz sürecek.
Suya attığımız taşın halka halka gerekli yerlere ulaşacağına yine de eminiz.
Doğruyu cesaretle söyleyenlerin sonunda savaşı kazandıklarını biliyoruz…

SİSTEM NASIL İŞLİYOR?
Önce reklam şirketlerinden başlayalım.

Alt alta sıralıyorum:
ADD Medya, All Media, Altıncı Duyu, Carat, RPM Radar, MediaTeam, Mindshare, Universal Mccann, Veritas, Zenith, Media Max, Media Com, OMD, Starcom, Mediaedge.cia ve şu anda aklıma gelmeyen Türkiye’nin sayılı reklam ajansları…
Bu ajansların çoğu dünya kalitesinde hizmet veriyor. Ama hangi alanda?..." Yazının devamı...

Yazının devamını Gazeteport'ta okumak için tıklayın.

Bu yazının devamı yarın gelecekmiş, umarım devamında açıklananlar, ülkemizde Internet'te reklam yapan kurumların gözünün biraz olsun açılmasına yardım eder.

Yazının devamını bekliyorum, ondan sonra ben de bu konuda yorumlarımı yapacağım.

Salı, Ocak 15, 2008

TV İzleyicilerinin Haklarını Kim Koruyacak?

Hazırladınız çayınızı ve geçtiniz televizyonun karşısına sevdiğiniz dizinin son bölümünü izlemek üzere. İşte bu andan itibaren ne seyredeceğinizi kimse bilemez, şunlarla karşılaşabilirsiniz:

Komşu kanaldaki maç yayını sebebiyle;
- Diziniz yayından kaldırılıp, yerine defalarca izlediğiniz bir film gelmiştir, veya,
- Dizinin bir önceki bölümü tekrar yayına girmiştir, veya,
- Dizinin "özel bölüm" adı altında, geçmişte olanları özetleyen bir bölümü yayına girmiştir, veya,
- Maç bitiş saatine kadar dizinizin yayını ertelenmiştir.

Bu değişikliği önceden öğrenme ihtimaliniz de sıfıra yakındır, çünkü kanallar, izlenme oranının düşeceği korkusu ile, bu konudaki açıklamayı ya hiç yapmazlar, ya da, yayın saatinde, altta kayan bant ile "Sevdiğiniz dizinizin eski bölümlerinden kırptığımız özel bölümü size hayırlı olsun..." tarzında bir yazı ile durumu geçiştirirler.

Ama uyanık dizi izleyicileri bu duruma önceden hazırlıklıdırlar, onlar rakip kanalların da yayın akışını takip ederek, maç v.b. yayını durumlarında dizilerinden ümidi keserler, ama yine de her ihtimale karşı ekran karşısına geçip beklemekten de geri kalmazlar. Muhtemelen de, kendilerini eski bölümleri izlerken sohbete dalmış bulurlar bir süre sonra.

Söylediklerim elbette bütün kanallar için geçerli değil, bazı seviyeli ve izleyicisine saygılı kanallar buı konuda daha titiz davranabiliyorlar.

Peki biz izleyicileri kim koruyacak bu kandırmacadan? RTÜK mü, yoksa Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun mu? TV kanalları ile, izleyicileri arasında bir para alışverişi olmadığı için, bu durum Tüketicinin Korunması kapsamına girmeyecektir. Çünkü, TV kanallarının müşterisi biz izleyiciler deği, reklam verenlerdir. Dolayısı ile sanırım bu konuda görev RTÜK'e düşecek. RTÜK Yasası'na baktığımda, yayın ilkeleri arasında, yayın akışının ilan edildiği gibi gerçekleştirilmemesine yönelik bir yaptırım göremedim, belki de benim gözümden kaçtı.

TV kanallarının işi zor, bir taraftan reklamları RTÜK Yasasına uygun olarak yayınlayacaksın, diğer taraftan izleyiciyi memnun etmeye çalışacaksın, diğer taraftan da bu işten para kazanmaya çalışacaksın. Öngörülmesi zor olan sebeplerden dolayı yayın akışının değiştirilmesine bir şey demek zor, ama umursamazlık, saygısızlık ve haksız çıkar elde edilmesi amacı ile, bilinçli olarak gerçekleştirilen değişikliklere karşı daha iyi düzenleme veya kanuni uygulama yapılması gerekmekte gibi geliyor bana.

Siz ne dersiniz?

Perşembe, Ocak 10, 2008

Sinemalardan nefret ediyorum!

Evet, son gittiğim bir kaç filmden sonra artık bundan eminim, sinemalardan ve film izlemek için sinemalara gitmekten nefret ediyorum.

Neden?
Son yıllarda "sinemada film izleme deneyimi" gittikçe kötüleşmeye başladı. Bunun benim için en temel sebebi, kişi başı 10 ile 20 YTL arasında ücret ödeyerek girdiğiniz bu sinemalarda, film izleyinceye kadar yaklaşık olarak 40 dakikayı kaybetmeniz. Evet, son olarak İstinye Park'ta yer alan AFM sinemasında bir filme gittik, reklamları abarttıklarını bildiğim için, özellikle dükkanlarda oyalanarak filme geç girdim ve saat tuttum. Sonuç olarak, film başlama saati olarak ilan edilen saatten itibaren 30 dakika civarında bir süre reklamlarla geçti, daha sonrasında da usulen bir kaç fragman izledik (ellerinden gelse onların yerine de reklam koyacaklar ama hala daha o noktaya gelemedik anlaşılan :-)), neticede, 40 dakika sonunda filmimiz başladı. Film arasında yayınlanan reklamlar da üstüne ilave olunca 50-55 dakika reklam izleyerek geçmiş oldu.

Ama ben bu duruma hiç bozulmadım ve sinirlenmedim, çünkü böyle olacağını biliyordum. Zaten son 3-4 senedir bu durum şiddetlenerek devam etmekte. En son bir kaç sene önce İstinye CineMall'daki sinema yöneticisine konuyla ilgili "çattıktan" sonra, bu konuda kendimi boşuna yormamaya karar verdim. Çünkü, sinema sahibi için seyircinin ne düşündüğünün önemi yok, onlar daha çok "kaç paralık reklam alırım?", "mısırı kaça satalım?", "PepsiMax maksimum kaça satılabilir", "Egzantrik sodaların bir şişesini 5-10 YTL'ye satabilir miyiz acaba?", "koltuklar business class uçak koltuğu gibi olursa bilet fiyatımızı %X arttırabilir miyiz?" gibi konulara yoğunlaşmış durumdalar.

Benim için hiç önemi yok artık!
Ben bu duruma hiç aldırmıyorum artık. Sadece sinemaya gitmemeyi tercih ediyorum. Eskiden her hafta bir kaç filme giden ben, artık bir kaç ayda bir filme gider hale geldim. En güzeli gidip DVD'ni almak, sonra da paşa paşa büyük ekran TV'de seyretmek. Mısırımı da kendim patlatıyorum, en iyisinden sodamı marketten alıyorum. Filmi seyrettikten sonra da güzelce arşivime kaldırıyorum.

Maliyet: yaklaşık 25-30 YTL,
Zaman maliyeti: yaklaşık 2 saat,
Reklam izlemeyerek sinirini bozmamanın değeri: Parayla ölçülemez (MasterCard reklamı gibi oldu :-)

Ben sinemaya gidip, parasını ödeyip, adam gibi film izlemek istiyorum. TV'de her gün yüzlerce defa yayınlanan reklamların "uzun" versiyonlarını izlemek için vermiyorum bu parayı!

Sinema sahipleri film severleri yolunacak kaz gibi görmekten vazgeçinceye kadar (olmayacak bir şey :-)) sinemaya gitmeyeceğim. Zaten filmlerin kalitesi de gittikçe düşüyor. Film endüstrisinin, müzikçilerin düştüğü hataya düşmelerine ve sektörün iş modelinin tamamen değişmesine çok az kaldı.

Sinema salonları işletenler, her gün kaç adet LCD büyük ekran TV ve DVD oynatıcı satıldığının farkında mısınız? Internet'ten yaygın film dağıtımının çok da uzak olmadığının farkında mısınız peki? Son günlerinizde size başarılar diliyorum.

Salı, Ocak 08, 2008

Web 1, Web 2, Web 3…

Web 2.0 denildiğinde artık çoğunluğun kafasında bir şeyler canlanıyor ve bir anlam ifade ediyor. Web 2.0, ilk versiyonundan webin kullanımı ile ilgili hem teknik, hem de felsefi farklılıklar içermekteydi. Web 2.0 ile, ilk versiyondaki merkeziyetçi ve denetlenen yapı, merkezden uzaklaşmakta ve denetim de artık daha çok kullanıcıların eline geçmekteydi. İlk olarak 2004 yılında O'Reilly Media Web 2.0 konferansında kullanılan terim, terimi ilk kullanan kişi olan Tim O’Reilly’nin ifadesi ile “bilgisayar endüstrisinde Internet’in bir platform olarak kullanılması ve bu platformdaki başarının kurallarının anlaşılmaya çalışılmasından kaynaklanan bir devrim”di.

Ben webin gerçek değerinin 2.0 versiyonu ile çok daha fazla ortaya çıktığına inanıyorum. Webdeki içeriğin, kullanıcılar tarafından yorumlanabilir ve değiştirilebilir hale gelmesi ile, bilginin tek merkezden oluşturulduğu bir yapı ile ulaşılamayacak bir bilgi çeşitliliği ve iletişim etkinliğine ulaşılmış oldu. Web 2.0 dönemine çok iyi bir örnek olarak Wikipedia verilebilir. Milyonlarca kişinin içeriğine katkıda bulunduğu canlı içerik ancak bu şekilde meydana çıkabilirdi.

Web 3.0 neler getirmekte?
2006 yılı içinde kullanılmaya başlayan Web 3.0 terimi ise, webin bir sonraki fazında yaşayacaklarımızı daha iyi anlamamıza olanak tanımakta. Web 3.0’da webin kendisinin bir veritabanına dönüşerek, farklı uygulamalar tarafından bilginin kolayca paylaşılabilmesi, yapay zeka teknolojilerinin bilgi oluşturma ve yorumlama amacı ile kullanılması, semantik web ve 3 boyutlu web kavramlarından bahsedilmekte.

Webin kendisinin bir veritabanın dönüşmesi, günümüzdeki XML benzeri uygulamalar ile, webdeki içeriğin sorgulanabilir hale gelmesi ile mümkün olmakta. Yeni geliştirilen standartlaştırılmış sorgulama teknolojileri ile, bu alandaki entegrasyon ve kullanılabilirliğin gittikçe artması öngörülmekte. Gelecekte webdeki bilgilerin yapay zeka araçları ile yorumlanarak, faydalı bilgilere ulaşılması yaygınlaşacak. Örneğin, webin analizi ile farklı ürünlerle ilgili satış tahminlerinde bulunma veya sosyal tahminlerde bulunmak şimdi bile gerçekleştirilebilen uygulamalar. Semantik web terimi ise, webdeki bilginin, farklı sistemler tarafından, anlamları yorumlanarak ele alınabilmesi ve işlenebilmesini ifade etmek amacı ile kullanılmakta. Semantik web vizyonu gerçekleştiğinde Google’a (veya o zamanki geçerli arama motoruna) “Uçak bileti almak istiyorum, İstanbul-ankara gidiş dönüş, 17-19 Haziran 2007, en ucuz bilet” yazarak sorguladığınızda, sizin için bu konudaki servisleri sorgulayarak, en uygun seçeneği önünüze getirebilecek. Bu vizyon, şu anda yaptığımız “ara-bul-incele-en uygununa karar ver-satın al” döngüsünün, “ara-en uygununu satın al” şeklinde kısalmasına, ve aradaki bütün aşamaların, akıllı sistemler tarafından gerçekleştirilmesine olanak tanıyacak.

Bu gelişmeler, Internet’te pazarlama alanında da önemli değişikliklere sebep olacak. Öncelikle, mikro düzeyde pazarlama aktivitelerinin gittikçe daha fazla önem kazanacağını düşünüyorum. Semantik webin yaygınlaşması ile, farklı platform ve mecralardaki bilginin yorumlanması ve bu yorumlanan bilgiye göre pazarlama aktivitelerinin gerçekleştirilmesi mümkün olacak. Böylece günümüzde reklam dünyasında pazar payı hızla yükselen Google Adwords ve Google Adsense benzeri gelişmiş uygulamalar çok farklı şekillerde karşımıza çıkmaya başlayacaklar. Ayrıca, satın alma sürecinde kullanılacak yapay zeka uygulamaları ile, günlük satın alma işlemlerinin çoğunun artık makineler tarafından gerçekleştirilmesi, bir çok sektördeki rekabetin farklı bir boyuta taşınmasına sebep olacak. Yani, Web 3.0, bir taraftan yeni pazarlama olanakları sunarken, diğer taraftan mevcut rekabetin de daha yoğunlaşmasına katkıda bulunacak.

Windows Mobile ile Push Mail


Windows Mobile 5 içeren telefonumu alalı epey oldu, ama desteklediği "Push Mail" özelliğini kullanma imkanım olmamıştı. Bunun en önemli sebebi, Türkiye'de e-posta servisi sunan kurumların, bu özelliği destekleyen altyapıyı size sunmamaları. Aslında çok da zor bir şey değil, ancak, sanırım çok ilgilenilmiyor bu konuyla. Sonuçta da, Push Mail kullanmak isteyenler gidip mutlaka Blackberry satın almak zorunda kalıyorlar.

Push Mail Nedir?
Bu özellik ile, size ulaşan e-postalar mobil cihazınıza anında yönlendirilmekte, yani nasıl ki SMS size hemen gönderildiğinde ulaşıyorsa, Push Mail ile, e-postalarınız da anında size ulaşmakta. Böylece, günde bir kaç defa her e-posta hesabınıza ayrı ayrı giriş yapmaktan kurtuluyorsunuz.

Windows Mobile cihazınız ile Push Mail'den nasıl faydalanacaksınız?
Bunun en pratik ve ücretsiz yolunu PDA Dünyası web sitesinde buldum. Bu yazıda tarif edildiği gibi, push mail özelliğinden hemen faydalanmaya başlayabilirsiniz.

Aslında bu özellik sadece e-postalarla sınırlı değil, Outlook takvim v.b. özellikleri ile de anında senkronizasyon gerçekleştirilebiliyor. Microsoft'un ilgili makalesine de buradan ulaşabilirsiniz.

Teşekkürler PDA dünyası. DorukNet, hadi bu konuda bir servis sunmaya başlayın :-)

Cuma, Ocak 04, 2008

Sağlıklı yaşam için Wii


Evet, sağlıklı yaşam için Wii'yi kullanabilirsiniz. Nintendo'nun oyun konsolu Wii, size eğlenirken spor yapma imkanı da tanımakta. Nasıl mı?

Geçtiğimiz günlerde sevgili Ekim Nazım Kaya'dan ikinci el aldığım Wii çok eğlenceli bir alet. Geleneksel oyun konsollarından farklılaşan özelliği, hareket algılayan sensörler içeren kullanıcı birimlerine yer vermesi. Bu birimleri, elinizdeyken yaptığınız hareketlerin aynısı, ekranda sizi canlandıran karakter tarafından gerçekleştirilmekte. Dolaysı ile, bir çeşit sanal gerçeklik içinde hissetmektesiniz kendiniz.

Wii Sports Pack içinden çıkan 5 adet oyun var: Bowling, Beyzbol, Golf, Boks ve Tenis. İlk oyunlarımda daha çok tenise odaklandım, ama kısa süre sonra hepsini denedim. Boks oynarken farkettiğim şey, bana Wii'nin oyun dışında da kullanılabileceğini düşündürdü. Çünkü, boks esnasında terlemiş ve nabzım da ciddi bir seviyeye ulaşmıştı.

Daha sonra, ilk oyun denememde, bu sefer Polar kalp monitörümü de göğsüme takarak bir deneme yaptım ve sonuçlar hayret vericiydi. 28 dakikalık boks seansındaki ortalama kalp atış hızım 139 olmuştu, ciddi de kalori harcamıştım. Bir kaç gün sonra bir deneme daha yaptım, bu sefer daha iddialıydım, 1 saat 30 dakikalık seansta ortalama kalp atış hızım 134 olmuştu (5 dakikalık mola dahil) ve 904 kalori harcamıştım. Bu müthişti, üstelik bunu yaparken hiç canım da sıkılmamıştı, hatta çoğunlukla boksun heyecanına kaptırmıştım kendimi!

Ancak, ilk denememden sonraki gün, kollarımın ciddi şekilde ağrıdığını da söylemem lazım, genellikle koşuya alışık olan vücudum için, bu yeni bir şeydi ne de olsa!

İşte böyle, ben bir süre koşu bandı yerine Wii ile spor yapacağım, bakalım uzun vadeli olacak mı?

İlgili bağlantı:
Nintendo, Oyun Başında Forma Sokacak

İlgili yazılar:
Sağlıklı Yaşam
Sağlıklı Yaşam İçin Spor - 1
Sağlıklı Yaşam İçin Spor - 2
Evde Spor Yapmak İçin En Uygun Alet Hangisi?
Kendi Alanında Bir Pazar Lideri: Polar

Çarşamba, Ocak 02, 2008

Elveda Netscape Navigator :-|

Netscape Navigator'un son sahibi olan AOL, 2008'den itibaren ürün geliştirme çalışmalarının ve destek hizmetlerinin sonlandırılacağını duyurdu. Ve böylece Internet'te bir dönem kapanmış oldu. Internet'le, Türkiye'deki ilk günlerinde tanışanların hepsi Netscape Navigator'ı kullanmışlardır. Daha genç olanlar içinse, bu sadece bir çeşit Internet tarayıcısı olduğunu tahmin ettikleri bir isimden ibarettir büyük ihtimalle.

İşin benim için ilginç yanıysa, Netscape Navigator'ın, benim Internet sektörüne girmeme sebep olan ürün olması. 1996 yılında iş başvurusu yaptığım Superonline'daki ilk iş görüşmemde bu ürünün satış sorumluluğu ile ilgili bir pozisyondu söz konusu olan (evet, o dönemde Internet tarayıcılarının satılabilen bir ürün olduğu düşünülüyordu, ve milyonlarca kopyası da satılmıştı Netscape tarafından :-)) Yanlış hatırlamıyorsam, Navigator yazılımının yer aldığı bir kutunun 50 USD gibi bir paraya satılması düşünülüyordu. Neyse ki son anda bunun yerine farklı bir pozisyonda işe başlamıştım :-)

Zaten çok kısa süre içerisinde, bu ürün Superonline Internet Paketi'nin içinde bundle olarak ücretsiz olarak müşterilere sunulmaya başlanmıştı. O günlerde ABD için bile çok yeni olan iş modellerinde, çok kısa süreler içerisinde, çok büyük değişiklikler olabilmekteydi.

Kısa bir süre sonra ise, Microsoft'un Internet Explorer'ı ücretsiz olarak sunmaya başlaması ile, Netscape gittikçe pazar kaybetmeye başladı. Aşağıda Navigator'ın pazar payındaki yıllara göre gerçekleşen değişim yer almakta:


Microsoft'un yoğun rekabetini gören ve buna uzun vadede dayanamayacağını anlayan Netscape, nihayet 1999 yılında şirketi 10 milyar USD gibi çılgın bir fiyata AOL'ye sattı. Microsoft, ücretsiz dağıtım politikası ile, kısa sürede dominant pazar lideri haline geldi. Hatta Windows işletim sistemi içinde dağıtılan bu ürünün, haksız rekabete yol açtığı yolunda da hem ABD'de, hem de Avrupa'da bir çok dava gündeme geldi. Aşağıda da, Internet Explorer'ın yıllara göre değişen pazar payı grafiği yer almakta:

2000 yılı civarına gelindiğinde, %80'i aşan pazar payı ile artık Internet kullanıcılarının ilk tercihi Internet Explorer'dı. Hatta öyle bir durum oluşmuştu ki, artık web geliştiriciler, "bu web sitesi en iyi Internet Explorer X.X versiyonu ile görüntülenebilir" gibi ifadeleri sitelerine yerleştirmekten de çekinmiyorlardı ve bu garip de karşılanmıyordu. Pazardaki baskın durumu, Microsoft'un 2001 yılından itibaren, Internet Exploler'la ilgili ciddi hemen hiç bir geliştirme gerçekleştirmemesi ile sonuçlandı dersem sanırım yanlış olmaz. İşte tam bu sıralarda, Netscape Navigator ile aynı yazılım tabanını kullanan Mozilla (veya daha sonra Firefox) hızlı bir şekilde pazarda yerini almaya başladı. Açık kaynak kodlu Firefox, Microsoft'un yumuşak karnından faydalanarak, hızlı bir gelişim gösterdi. Firefox, adeta Internet Explorer'ın uzun süredir gözardı ettiği "kullanılabilirlik" konularında önemli gelişmelerle, bilinçli Internet kullanıcılarının ilk tercihi olmaya başladı. İşte aşağıda da, Firefox'un yükselen kullanım oranı grafiği görülmekte.

Firefox'un günümüzde ulaştığı %13 civarındaki kullanım oranı size küçük gibi gözükebilir, ama aklınızdan şunu çıkarmayın ki, Firefox'u tercih eden bütün kullanıcıların bilgisayarlarında zaten bir Internet Explorer yer almaktaydı. Nitekim, bu hızlı değişiklik sonucunda Microsoft da, uzun süredir ara verdiği geliştirme çalışmalarına tekrar başlayarak, IE 7'yi 2006 yılından itibaren kullanıcılara sunmaya başladı. IE 7 bir çok açıdan Firefox'un başarılı yeni özelliklerini içine katmış olsa da, hız ve uyumluluk açısından hala önemli eksikleri olan bir web tarayıcısı olarak değerlendirilmekte.

Evet, işte yaklaşık 10 yıllık bir süre içinde web tarayıcısı alanında gerçekleşen gelişmeler böyle oldu. Bakalım bundan sonra neler göreceğiz. Web tarayıcılarının her türlü cihaz içine girdiği günümüzde, bakalım hangi markalar öne çıkmaya başlayacak. Mesela ben şu anda Wii ile Opera'nın özel geliştirdiği bir taraycıyı kullanmaktayım, çok da beğendim.

Bu yazıyı yazarken faydalandığım Wikipedia'da, web tarayıcılarının ilginç hikayeleri yer almakta, okumanızı tavsiye ederim:

Netscape Navigator'un hikayesi
IE'nin hikayesi
Firefox'un hikayesi
Opera'nın hikayesi

NYT'da Netscape Navigator ile ilgili yayınlanan haber.


Salı, Ocak 01, 2008

Reklam Mecralarının Vosvos’u: Internet


Hitler zamanında Alman otomotiv şirketlerinden 1000 Mark’ın altında fiyatla satılabilecek bir otomobil tasarlamalarını istediğinde, pek çoğu bunun mümkün olamayacağını düşünmüştü. Hitler’in verdiği gereksinimler basitti, 990 Mark’a satılabilmeli, 2 yetişkin ve 3 çocuğu 100 Km/s hıza ulaştırarak taşıyabilecek güce sahip olmalıydı. 990 Mark, o zaman küçük bir motosikletin fiyatına eşitti. Hitler’in hayali, her Alman ailesinin bir otomobile sahip olmasıydı. İşte bu hayal, belki de şu anda otomobil dünyasında Alman üreticilerinin geldiği prestijli noktanın en önemli sebebiydi.

Ferdinand Porsche, bu konuda iddialıydı. Zaten Hitler’in bu konudaki talebi gelmeden önce de, düşük maliyetli bir otomobil için fikirleri vardı. Ama, Hitler’in desteği ile, Ferdinand Porsche’un fikirleri gerçeğe dönüşecekti. Yaptığı tasarım, otomobilin maliyetini düşüren pek çok özelliği bir araya getirmekteydi. Hava soğutmalı (radyatörden tasarruf için), arkada, tekerleklere yakın bir motor (şaft ve benzeri mekanik parça maliyetlerini önlemek için) ve amortisör içermeyen çok basit bir süspansiyon sistemi. Sonuçta, 30’lu yıllardan bu yana, milyonlarca adette üretilen bir efsane doğmuştu: Volkswagen Kaplumbağa, veya, Vosvos.

Küçük Büyük Reklamcılık: Internet Reklamcılığı
Internet ve Web’in ilk yıllarında marjinal bir reklam mecrası olarak kabul edilen bu alan, günümüzde her ölçekte kurumun, hemen hemen her ölçek ve amaçta reklam kampanyası düzenleyebileceği bir özelliğe ve hacme ulaştı.

Ancak bu yeni dönemdeki en önemli gelişme, her zaman reklam bütçesi olan ve mecra seçmekte zorlanmayan büyük şirketlerden ziyade, küçük ve orta ölçekli şirketlere daha önce hayal edemeyecekleri bir tanıtım imkanı sunması oldu.

Küçük Özellik: Her bütçeye göre reklam
Düşünün, Antalya’daki bir pansiyonun, yurtdışındaki potansiyel müşterilerine ulaşması geçmişte mümkün müydü? En basit şekilde düşünürsek, hangi ülkede, hangi dergiye reklam verecektiniz? Hangi vizyonla, hangi bütçeyle bu reklamı verecektiniz? Tek şansınız, sizi rastlantı eseri keşfeden turistlerin, kulaktan kulağa sizi tanıtmasıydı. Ama şimdi düşündüğünüzde, aynı pansiyonun, arama motorlarında, sadece Antalya bölgesinde konaklama arayanlara reklamını göstermesi, hem de istediği bütçe, istediği dille ve ülkede bu reklamı gerçekleştirmesi mümkün. Herhangi normal zeka seviyesine sahip bir insanın, bunu yapmasını engelleyecek hiçbir şey yok! Kısacası, Antalya’lı bu küçük pansiyon, yakınındaki uluslararası otel zinciriyle bile rekabet etme imkanına sahip olmakta. Bu örneği her alanda ve sektörde çoğaltmak mümkün.

Büyük özellikler: Ölçülebilirlik ve ölçeklenebilirlik
Internet reklamlarının, özellikle arama motoru reklamlarının en güzel yanlarından biri de, farklı kampanya senaryolarını, küçük bütçelerle deneyerek, içlerinden en başarılı olanlarını büyütme şansını size vermeleri. Günlük bütçesi 10 YTL olan bir kampanyayı, milyon YTL’lik bir kampanyaya dönüştürmek için yapmanız gereken tek şey, web arayüzünden bütçe değerinizi arttırmak. Üstelik bunun sonucundaki geri dönüş oranından da emin olmanın rahatlığı ile bunu gerçekleştirebilirsiniz. Geleneksel mecralarda, böyle bir test çalışmasını yapmanın ve ölçeklendirmenin, zaman ve para maliyetini bununla karşılaştırmak mümkün olmayacaktır sanırım.

Evet, Internet reklamları, mevcut bütçenizle, sizi hedefinize hızla ulaştırmakta; bu Vosvos değil de nedir sizce :-)?

Not: Bu yazı Mediathink dergisinin son sayısında yayınlanmıştır.


Hakkımda

Fotoğrafım
İstanbul Teknik Üniversitesi, İşletme Mühendisliği bölümünden 1989 yılında mezun oldum. Sırası ile PEG A.Ş., Alboy A.Ş., Superonline A.Ş, Turk Nokta Net Ltd. Şti. (Turk.Net), Doğan Online (E-kolay) ve İksir A.Ş. (İxir) ve DorukNet'te farklı pazarlama yöneticiliği pozisyonlarında görev yaptım. Şu anda, Markethink markası altında bağımsız pazarlama yönetim ve danışmanlığı servisleri konusunda çalışmaktayım. Bana ulaşmak isterseniz, oner.serdar@gmail.com adresini kullanabilirsiniz.